Devlet halka karşı olabilir mi!
Bugünkü başlıkta birkaç mesele iç içe geçmiş olduğundan, önce biraz arazi temizliği yapmak gerekiyor. Bir kere devlet adını verdiğimiz örgüt soyut bir olgudur. Soyut olguyu çok farklı alanlarda çok çeşitli kararlarla davranışsal konuma sokan mekanizma ise, halkın oylarıyla belirli sürede halk tarafından halka hizmet için seçilmiş siyasi kadrodur. İşte bugün içinden geçtiğimiz yoksullaşma ve buna karşı gerekli önlemi almama ortamının oluşumunda başat öge soyut anlamdaki devlet değil, devlet makamlarını işgal etme konumundaki siyasi erktir. Durum bu ise, başlıkta niçin “devlet” sözcüğünü kullandığımı da yazının sonunda açıklayacağım. Kurgulamayı böyle yapmamın sebebi, tüm yazıyı değerli okurlarıma zorunlu okutma amacı olmayıp, yazının akışının bozmama endişesidir.
İçinden geçtiğimiz durum ortadadır; engellenmeyen oldukça yüksek enflasyon orta ve sabit gelirli halkımızı ciddi olarak ezmektedir. Gelirini fiyatlara göre ayarlayabilenlerin gelirleri de eriyor olmakla beraber, birinci grup halka göre bu insanlar, enflasyona rağmen, mağdur değillerdir. Enflasyonun gelir dağılımı açısından nasıl bir mağduriyet oluşturmasının, ezdiği büyük halk kesimi açısından ele aldığımızda toplumun belirli bir kesiminde ciddi bir mağduriyet yaşandığı ortadadır. Enflasyon konusunu daha fazla irdelemeden, meseleyi burada ele aldığımız çerçevede enflasyonun etkisi itibarıyla toplumu varsıl ve yoksul olarak hızla bölünmeye götürdüğünü saptayabiliriz. Siyasilerin böyle bir toplumsal yapı isteyip istemediğini bilememekle beraber, bu hazin bölünmede siyasi tabanın kaybedilmesine karşı tarikatların büyük becerisi ve inanılmaz desteği olduğu açıktır. Konumuz olmamakla beraber, siyaseti halkın yararına uygun tabana oturtulması bağlamında tam da bu konuda laikliğin nasıl vazgeçilemez bir zaruret olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Siyasi kadronun kararları ile enflasyonun halkın büyük bölümünü ezmesi meselesini devletin, dolaysız da olsa, halka karşı aldığı olumsuz tavır olarak görmek yanlış değildir.
Bu konuda denebilir ki, enflasyon siyasi kararlarla oluşmuş bir durum olmayıp, kapitalist sistemin işleyişi sonucunda ortaya çıkan ve farklı olmakla beraber, hemen her kesim üzerinde etki oluşturan bir neticedir. Evet, bu ifade doğrudur, ancak devletin siyasi aygıtı enflasyonun ana sebebini önleyemese de, özellikle dar ve orta gelir grupları üzerindeki etkilerini hafifletici önlemler alabilir, sosyal devlet almalıdır da! Örneğin, enflasyona göre vergi ile doğrudan ilgisi olmayan emeklilere eşel-mobil maaş sistemi oluşturulabilir, yıllık değil, altı ya da üçer aylık maaş düzenlemeleri yoluna gidebilir. TÜİK verileriyle gelecek dönem enflasyon tahminine göre değil, gerçekçi verilerle geçmiş enflasyonun telafisi ve geleceğe yönelik gerçekçi oran uygulaması ile reel gelir düzeyinin korunması yoluna gidilebilir. Bu ve benzeri önlemler yanında, vergiye tabi yükümlülerde de vergi dilimleri ve oran ayarlamaları yoluyla enflasyonun erittiği satın alma gücü konusunda ciddi önlemler alarak kısmen de olsa durum hafifletilebilir. Demem o ki, her ne kadar enflasyon siyasi kadro iradesi dışında ve sistem sonucu olarak ortaya çıkıyor olsa da, siyasi kadronun eli-kolu bağlı olmadığına göre, vahim tabloyu düzelteme çabasına girerek vatandaşlara samimi elini uzatabilir. Maalesef, tüm tarafların ikaz ve uyarılarına rağmen, siyasi kadronun bu yönde gerekli adımları atmamış olması devlet-halk ilişkileri bağlamında siyaseten izaha muhtaç bir durumdur.
Bu savı açabilmek adına vergi yapısını biraz daha yakından izlemek gerekmektedir. Maliye öğretisinde Haig-Simon kuralı olarak bilinen uygulamaya göre, vergi mezuu ve matrahı nominal olarak alınır. Bu tezin izahına girmeden, şunu belirtmekle yetinelim ki, nominal vergi tabanını kabul etmekle beraber, kuralı ihlal etmeden durumu düzeltmek siyasi iradenin elindedir. Verginin taban dilimimin “asgari ücret” dışına ve üzerine çekilmesi bir önlemdir. Gerçi son uygulama ile bu durum siyasi amaçla gerçekleştirilmiştir, fakat bu durumu her dönemde uygulama esası olarak teorik ve kalıcı bir uygulamaya dönüştürecek düzenleme şarttır. İkincisi ve daha da önemlisi vergi basamaklarının geniş tutularak mükelleflerin bir üst basamağa geçiş gelir düzeyi yükseltilebilir. Aynı önemde diğer bir önlem de vergi oranlarındaki müterakkilik haddinin düşük tutulmasıdır. Böylesi zaruri önlemlerin alınmaması ve enflasyonun devamı halinde, Özal döneminde kısmen düzeltilmiş olan eski duruma düşülür. O durum şudur ki, mükellefiyet dahilindeki mükelleflerin kahir ekseriyeti yüzde 35 oranında birikir ve adeta farklı gelirlere düz oran uygulanır konuma gelir. Hatırlanacağı üzere 1980’lere doğru yaşanmış olup, Özal döneminde yeni düzenleme ile yüksek kazançları avantajlı, düşük kazançları ise dezavantajlı kılan bir müterakki tarifeye geçilmişti.
Vergi konusunu bitirmeden, İngiltere’de üç önemli meslekten biri addedilen “mali müşavirlik” konusunun da kanayan bir yara olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Her yıl devletin açıkladığı tarifeyi burada yazmaya utanıyorum. Bunun anlamı, böylesi haysiyetli bir kamu görevi yapan mali müşavir dostlarımızın varsıl patronlar karşısında aciz ve ikinci sınıf hizmetli konumuna düşürmektir. Devlet farkında olmalıdır ki, böyle bir mesleğe parti olarak hakim olmaya gayret yerine, meslek mensuplarını ülkenin ve bizzat devletin yararına, özel pasaport vs. gibi tüm kamusal görevlilerin haiz olduğu haklarla mücehhez kılarak, mesleği haysiyetli bir kamu görevi konumuna çekip, bu alanda çalışan emekçileri patronlar karşısında hak ettikleri konuma yükseltip, devletin haysiyetini korumanın ciddi bir devlet görevi olduğudur.
Bazı vergici dostlarımdan, hemen bu nasıl bir cehalettir diye haykırdıklarını duyar gibi olmaktayım. Zira dostlarımız diyebilirler ki, vergi matrahı ve tarife yapısı konusunda önerilen önlemlerle oluşabilecek bütçe açığı enflasyon olarak bacadan girer. Evet, bu sav doğrudur, ama birincisi hükümet erkanının bizzat kendi çıkardıkları “tasarruf kararnamesi”ne uymalarının gerekliliği ortadadır. İkincisi de, yap-işlet-devret ya da kamu-özel ortaklıkları ile inanılmaz yüksek ana bedeller ve faiz yükümlülüğüne girilmemesi gerekirdi. Kamu yönetimi ve bütçe konuları ayrı meseleler olmakla beraber, burada bizi ilgilendiren yönü ile ciddi tasarrufa gereksinme olduğunu da belirtmem gerekmektedir.
Böyle bir yazı boyutunda ancak bu kadarını söyledikten sonra, yazının başında verdiğim sözü yerine getirmek adına şu “devlet” denen olgunun niteliğinden de söz etmek gerekir. Devlet çok yüzlü, fakat sermayeye ön yüzünü, emekçiye ve genel halka ise arka yüzünü gösteren sermayenin siyasetteki ajanıdır. O nedenle devlet emekçi ve emekçi haklarının yanında değildir, devlet daima sermayenin yanındadır. Burjuva devletinin temel niteliği böyle olunca, enflasyon karşısında devletin tavrı ve vergi konusunda duyarsızlığı da çok net değil midir! Bunun adını koyalım; bu sistem genelde anlaşıldığı anlamda demokrasi değildir, bu sistem kapitalist burjuva demokrasi sitemidir!
