İki bayram arası sıkışmış sevgi
İki bayram arası sıkışmış sevgiKinime ortak olmanızda,Sevgi belirtisi görüyorum, Roxane! Cyrano de Bergerac, Edmond Rostand
Elemle geldi geçti çocuk bayramı. Çocuktan katil yaratan karanlıkta katledilen çocuklar, iş cinayetinde ölen çocuk sayısı, aç gidilen okullar, istismarla anılan tarikat yurtları… Neyin bayramı?
2017 yılında Cannes Film Festivali Jüri Ödülü kazanan 2018’de Oscar’a aday olan “Loveless” diye bir film vardı. Yönetmeni Andrey Zvyagintsev .Görünmez ve umursanmaz hisseden bir çocuğun iç dünyasını anlatıyordu.
Sevgisizliği ilk bakışta göremiyor insan, nelere mal olabileceğini öngöremiyor. Daha yeni tartıştık bu konuyu, en acı haliyle Urfa’da ve Maraş’ta.Çocuk, yalnız ebeveynin değil, toplumun da sorumluluğu. Toplum, birbirine karşı sorumluluk hisseden insanlardan oluşur zaten, birbirine ortak bazı değerler ile bağlı insanlardır toplum.
Bu hafta hiç tanımadığım birinin sosyal medyaya yazdığı bir şey gördüm. Kahve alırken barista “Nasılsınız?” diye sormuş. Öyle sıradan bir soru gibi ama içten sorulduğunda insanı mıh gibi çakıyor. Onda da öyle olmuş, gözleri dolmuş, kendini tutamamış. “Kedim öldü benim” demiş. Bir mendil uzatmış kahveyi yapan, biz kedimizin mezarına gül diktik. Belki siz de öyle yaparsınız demiş. Birinin nasıl olduğumuzu gerçekten merak edercesine sorması, acımızı anlaması, boş teselli ve tevekkül tavsiyesi yerine anlayış sunması. Sevgi bazen ne kadar yalın, ne kadar kolay ve kıymetli.
Sevgisiz yetişmişlerin nefret söylemlerinde bir şeyleri sevmemenin bir erdem gibi altın tepsilerde sunulduğu uzun yıllar geçirdik.
Cengiz Aytmatov’un eserinden aklımızda kalan doğru bir öğreti: sevgi neydi? Sevgi emekti. Nefret ise bir kıvılcım. Söndürmediğinde her yeri saran aleve dönüyor. Çabasız.
Mesela senelerdir tutturdular “3 çocuk yapın.” Yapın demek ne kolay. Oysa cümlenin meali “3 canı kendinizden çok sevin ve her ihtiyaç duyduğunda yanlarında olun.”
Birinin hakkını savunmak için o insanı sevmek gerekmez. Adalet kavramına sevgi dahil edilmez. Ama hayat kavgası dediğimiz şey yaşam savaşına dönmüşken neyi sevdiğimizi bile bize unutturan bu devranda, sevgisiz var olmak, ayakta kalmak ve direnebilmek de zor.
Kadını istihdamdan çekmek, toplumsal cinsiyet rollerini perçinlemek adına kutsal addedilen aile kavramına sevgiyi dahil etmediler mesela. Bir ailede çekirdek unsur sevgi ve saygıdır, bunlar ortadan kalktığında aile dağılmış sayılır demediler. Ayrıştırıla ayrıştırıla geldiğimiz nokta: İnsan sevmemek bir meziyet oldu. Sinizmin kalesi; insanları sevmeyecek kadar üstün ahlaklı olma iddiası. O zaman nasıl toplum olacağız? Yalnızca aynı devletten verilmiş kimlik belgesiyle mi?
Aynı anda ağacı, toprağı, sokak hayvanlarını, insanların yaşam hakkını, işçinin emeğini, kadınları, LGBTİ+ları savunmaya çalışırken hepimiz çifte su verilmiş çelik gibi olduk, yaşam savaşçılarıyız, sanki er meydanındayız. Dur yok durak yok kavgadayız. “Nasılsın?” demeye mecal kalmamış, yanıtı duymaya yerimiz dar. İyi günde olan yok, iyiliği dile getirmek ayıp, lüksten sayılır. Övgü bir uzak köy artık, kimse sıvazlamadı nicedir sırtımızı. Dijital zorbalığı yaşamayan yok. Bir anda nefret edilen olma hissinin açtığı yaralara sıra gelmiyor. Bir insanda bir şeyi bari sevebilmek kalmadı. Herkes birilerinin politik doğruculuk sınavından kalıyor. Bu hafta İBB Davası tutsaklarının ailelerinin oluşturduğu Aile Dayanışma Ağı’nda tutuklu Yazılım Mühendisi Iraz Bayrak’ın babası konuştu. Kızına mektup yazma demiş, baba olarak okumayı yüreği kaldırmadığından. Dayanışma içinde birçok insanla tanıştık, ailemiz büyüdü, paylaşmakta sakınca görmüyorum diyerek üç satırını okudu mektubun. Kalanı cebinde saklıyormuş, kızı içeriden çıktığında birlikte okumak için. Demiş ki mektubunda Iraz Bayrak: “Babişko, pembe kağıda yazıyorum çünkü bu bir aşk mektubu. Kız çocuklarının ilk aşkı babasıdır.” Duruşmalara kızının arabasıyla gidip geliyor İbrahim Bayrak, araçta kızının parfümünü bulmuş, bir fıs sıkıp kızı yanında gibi hissetmeye çalışıyormuş.
Iraz Bayrak’ın iki yüz günü geçkin tutukluluğunda hala neşeli satırlar kaleme alabilmesini sağlayan güç bu sevgi değil mi?
Öte yandan 8 Mart yürüyüşüne katıldı diye babasına telefon açılıp hedef gösterilen ve şüpheli şekilde ölen İlayda Zorlu var.
Baba sevgisi ile baba korkusu kavramları arası bir uçurum. Sevgisizlik can alıyor.
5 aydır alamadıkları maaşları için Ankara’ya yürüyen, kolluk şiddetine uğrayan, gözaltına alınan maden işçilerinden biri diyordu ki “Ben evladıma hakkımı alacağım deyip evden çıkmışım. Hakkımı almadan dönmem.” Evlada verilen sözün, verilmek istenen hayat dersinin kıymetini nasıl da anlatıyor. Seni seviyorum cümlesi ne çok satırın ve tutumun arasına saklanabiliyor. İşçilerin aileleri desteğe geldiler. “Oğlumun hakkı için, eşimin hakkı için, babamın hakkı için...”
Dizileriyle, magaziniyle, satılık kalemleriyle, şatafatlı yaşamları şova dönüştüren sosyal medya fenomenleriyle yaratılan ışıltılı yaşamlarla sınanan ergen çocukların, babalarının işçiliğiyle, başında bareti, çıplak bedenine yazdığı “açız” kelimesiyle gurur duyarak “Babamın hakkını verin.” diye kameralar önüne geçebilmesi ne güzel, tertemiz baba sevgisi.
Sevgi, bunca zorluk içinde insanı ayakta tutan en büyük besin. Gülistan Doku, Rabia Naz, Burak Oğraş, Oğuz Arda Sel, Hakan Tosun ve niceleri... Geride koca bir sevgi bıraktıkları için araya kimler girerse girsin, hesapları sorulmadan kapatılamıyor davaları...
Doruk Maden işçileri Eskişehir’den Ankara’ya 250 kilometre yürüdü. Edirne Cezaevi - Diyarbakır arası 1700 kilometre, Başak Demirtaş neredeyse on yıldır gidip geliyor. Iraz’ın babası 7 aya yakındır Gemlik’ten Silivri’ye gidip geliyor, 500 kilometre. İlayda için gençler Trabzon, İzmir, İstanbul ve Ankara’da yürüdü, dövüldü, gözaltına alındı. Tutuklanan var.
Sevgi de kavgamız gibi, mesafe, izin, yasak, ceza tanımıyor.
Muktedirin çizdiği aile kavramı can alırken yoldaşlıkta aile olanlar sağaltıyor. Aile illa kan bağıyla olmuyor, sevgi temelli bir kollamayla oluyor.
1 Mayıs için tartışılacak: Somut koşulların somut tahlili, mantık, teori, öngörü, kim nerede nasıl kutlayacak?
Ben içine bir de unutturulmaya çalışılan sevgiyi katmak istedim:
Sınıfını seven 1 Mayıs’a.
Sevgisiz dayanılmıyor...
