Varılan Son Nokta: Federasyon Değil, İki Devlet
Kıbrıs sorununda artık geçici bir müzakere tıkanıklığıyla değil, yarım asrı aşan başarısızlığın ürettiği tarihsel ve jeopolitik bir sonuçla karşı karşıyayız. Ada içinde siyasi eşitlik, dönüşümlü başkanlık, egemenlik ve karar alma yetkileri hâlâ tartışılırken; ada çevresinde enerji hatları, deniz yetki alanları, askerî ortaklıklar ve bölgesel ittifaklar süratle kurumsallaşmaktadır. Diplomasi ortak bir gelecek aradığını söylerken, sahadaki maddi düzen iki ayrı geleceği çoktan inşa etmektedir.
Bu nedenle varılan son noktanın açıkça adlandırılması gerekir: Kıbrıs’ta mesele artık iki toplumun tek bir uluslararası kişilik altında hangi federal yetkileri paylaşacağı değildir. Esas mesele, ayrı siyasi iradelere, ayrı kurumlara, ayrı güvenlik algılarına ve giderek birbirine rakip jeopolitik bağlantılara sahip iki halkın ilişkilerinin nasıl düzenleneceğidir. Bunun gerçekçi karşılığı federasyon değil; egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü temelinde iki devletli işbirliği modelidir.
Güven artırıcı önlemler çözümün yerini alamaz
Tufan Erhürman ile Nikos Hristodulidis’in 20 Ekim 2026 tarihli görüşmesinde çevre projeleri, kültürel eserlerin değişimi ve teknik komitelerin çalışmaları konusunda ilerleme sağlanması kararlaştırılmıştır.[1] Bu tür adımlar yararlıdır; iki taraf arasındaki günlük temasları kolaylaştırabilir ve karşılıklı güvensizliğin sınırlı alanlarda azaltılmasına katkıda bulunabilir.
Fakat çevre, kültür ve sivil toplum alanlarında işbirliği yapılabilmesi, ortak devlet iradesinin bulunduğunu göstermez. Aksine, tarafların düşük siyasallaşma düzeyindeki konularda işbirliği yaparken egemenlik, siyasi eşitlik, güvenlik ve temsil gibi kurucu meselelerde uzlaşamaması, sorunun ne kadar derin olduğunu ortaya koymaktadır.
Güven artırıcı önlemler çözüme giden yolun araçları olabilir; çözümün kendisi olamaz. Bunların, müzakere sürecinin ilerlediği görüntüsünü vermek, esas anlaşmazlıkları ertelemek ve sonuçsuz görüşmeleri açık uçlu biçimde sürdürmek için kullanılması statükoyu değiştirmez; yalnızca statükoya diplomatik hareketlilik görüntüsü kazandırır.
Kıbrıs’ta asıl ihtiyaç, iki tarafı yeniden sonuçsuz bir federasyon sürecine sokmak değil, işbirliği yapılabilecek alanları iki ayrı siyasi iradenin karşılıklı rızasına dayanan kalıcı mekanizmalara dönüştürmektir.
Siyasi eşitlik hâlâ kabul edilmiyorsa federasyon nasıl kurulacaktır?
Dönüşümlü başkanlığın yeniden müzakerelere başlamanın temel şartlarından biri olarak gündeme gelmesi, federasyon modelinin çözemediği yapısal sorunu bütün açıklığıyla göstermektedir. Erhürman, Rum tarafının dönüşümlü başkanlığı koşulsuz kabul etmesi halinde resmî müzakerelere katılabileceğini; siyasi eşitliğin güvenlik ve garantilerle takas edilemeyeceğini açıklamıştır.[2]
Bu talep teknik bir anayasa ayrıntısı değildir. Dönüşümlü başkanlık, Kıbrıs Türk halkının devlet yönetiminde azınlık değil, eşit kurucu ortak olup olmayacağı sorusudur. Eğer siyasi eşitlik daha müzakereler başlamadan tartışmalı hale geliyorsa, federal devlet içinde ve özellikle kriz zamanlarında bu eşitliğin korunacağına nasıl güvenilecektir?
Federasyon, tarafların en azından ortak devletin kurucu ilkelerinde anlaşmasını gerektirir. Oysa Kıbrıs’ta elli yılı aşan müzakereler boyunca yalnızca federal yetkilerin kapsamı değil, Kıbrıs Türklerinin eşit kurucu statüsü de tekrar tekrar pazarlık konusu yapılmıştır. Rum tarafının uluslararası alanda tek meşru “Kıbrıs hükümeti” olarak tanınması, bu yapısal asimetriyi daha da ağırlaştırmıştır. Bir taraf devlet, AB üyesi ve uluslararası muhatap; diğer taraf ise tanınmayan bir toplum olarak masaya oturtulmuştur.
Böyle bir masada “iki eşit tarafın federasyon müzakeresi yürüttüğünü” söylemek, Kıbrıs sorununun en büyük illüzyonlarından biridir. Eşitlik, müzakerenin sonunda verilecek bir taviz değil, müzakerenin başlayabilmesi için önceden kabul edilmesi gereken statüdür.
Sahada iki ayrı jeopolitik eksen kurulmuştur
Adanın bölünmüşlüğü artık yalnızca Yeşil Hat’tan veya iki ayrı yönetimden ibaret değildir. Kuzey, Türkiye’nin su, elektrik, ulaştırma, savunma ve giderek doğal gaz sistemleriyle bütünleşmektedir. Türkiye–KKTC bütünleşmesi, Libya ile deniz yetki alanları ve güvenlik alanında geliştirilen ilişkilerle birlikte düşünüldüğünde, Doğu Akdeniz’de giderek belirginleşen bir Türkiye–KKTC–Libya ekseni ortaya çıkmaktadır.
Bu eksenin karşısında ise merkezinde Rum yönetimi–Yunanistan–İsrail üçlüsünün bulunduğu farklı bir enerji ve güvenlik mimarisi kurulmaktadır. Mısır, deniz yetki alanları ve doğal gaz diplomasisinde; Fransa ise savunma, deniz gücü ve AB siyaseti üzerinden bu ekseni tamamlayan önemli aktörlerdir. Ancak bu yapının askerî, teknolojik ve stratejik merkezinde Mısır’dan çok İsrail bulunmaktadır.
Bu nedenle Doğu Akdeniz’deki yeni kutuplaşmayı yalnızca Türkiye–Libya ile Yunanistan–Mısır arasındaki deniz yetki alanı rekabeti olarak açıklamak yetersizdir. Yunanistan–Mısır sınırlandırması karşı cephenin hukukî ve deniz alanı boyutunu oluştururken, Rum yönetimi–Yunanistan–İsrail ortaklığı onun askerî, teknolojik, enerji ve istihbarat boyutunu meydana getirmektedir.
İsrail, Yunanistan ve Rum yönetimi Aralık 2025’te güvenlik, savunma ve askerî işbirliğinin güçlendirilmesi konusunda ortak irade açıklamış; bunu 2026 yılına ilişkin üçlü askerî işbirliği çalışma planı izlemiştir.[5][6] Plan; ortak tatbikatlar, özel kuvvet eğitimleri, hava ve deniz unsurları arasında koordinasyon ve düzenli stratejik istişareler öngörmektedir. Great Sea Interconnector da Yunanistan ile Kıbrıs’ı, daha sonraki aşamada İsrail’i birbirine bağlamayı amaçlayan bir enerji koridoru olarak bu stratejik mimarinin ekonomik altyapısını oluşturmaktadır.[7]
İsrail’in rolü bu bakımdan belirleyicidir. Rum yönetimi ve Yunanistan, İsrail’le geliştirdikleri askerî ve teknolojik ilişkileri Türkiye karşısında bir dengeleme ve caydırıcılık aracı olarak görmektedir. İsrail açısından ise Kıbrıs ve Yunanistan; Doğu Akdeniz’de askerî hareketlilik, enerji güvenliği, istihbarat paylaşımı, kritik altyapıların korunması ve Avrupa’ya stratejik erişim bakımından önemli bir hat oluşturmaktadır.
Yunanistan’ın İsrail’in desteğiyle geliştirdiği çok katmanlı hava ve füze savunması, insansız hava araçlarına karşı sistemler ve ortak eğitim programları bu ilişkinin artık sembolik diplomatik yakınlaşmanın ötesine geçtiğini göstermektedir. Rum yönetiminin İsrail’den temin ettiği veya temin etmeye çalıştığı savunma sistemleri de adanın güneyinin İsrail merkezli güvenlik teknolojilerine bağlanmasını hızlandırmaktadır.
Böylece Kıbrıs, yalnızca çözülememiş bir toplumlararası ihtilafın bulunduğu ada olmaktan çıkmakta; Türkiye ile İsrail arasındaki bölgesel rekabetin, Türkiye ile Yunanistan arasındaki tarihsel ihtilafların ve Avrupa’nın enerji-güvenlik arayışlarının kesiştiği bir ileri cepheye dönüşmektedir.
Deniz yetki alanlarından askerî mimariye
Bu kutuplaşma deniz yetki alanlarında da açık biçimde görülmektedir. Doğu Libya’daki Temsilciler Meclisinin 2019 Türkiye–Libya deniz yetki alanları mutabakatını onaylaması, anlaşmanın Libya içindeki siyasi temelini genişletmiş ve Türkiye–KKTC–Libya hattına yeni bir stratejik derinlik kazandırmıştır.[3]
Buna karşılık Yunanistan ve Mısır, 2020 tarihli kısmi münhasır ekonomik bölge sınırlandırmasını doğuya, Kıbrıs yönüne doğru genişletmek için görüşmelere başlamıştır.[4] Rum yönetimi–Yunanistan–İsrail ortaklığı ise elektrik bağlantıları, ortak tatbikatlar, silahlanma programları ve deniz güvenliği düzenlemeleri üzerinden bu karşı yapılanmayı askerî ve jeopolitik düzeyde tamamlamaktadır.
Ortaya çıkan tablo açıktır: Bir tarafta Türkiye–KKTC–Libya; diğer tarafta Rum yönetimi–Yunanistan–İsrail merkezli ve Mısır ile Fransa tarafından farklı alanlarda desteklenen iki rakip stratejik düzen şekillenmektedir. Enerji kabloları, boru hatları, deniz yetki alanı anlaşmaları, askerî tatbikatlar, hava savunma sistemleri ve dış güvenlik bağlantıları bu rekabetin birbirinden bağımsız parçaları değildir. Bunların tümü, Doğu Akdeniz’de kurulmakta olan iki ayrı güç mimarisinin unsurlarıdır.
Bu şartlarda Kıbrıs’taki iki tarafın önce federal bir devlet kuracağı, ardından birbirine rakip hale gelmiş dış bağlantılarını tek bir dış politika ve güvenlik sistemi içinde eriteceği beklentisi gerçekçi değildir.
Kurulması istenen federal devlet yalnızca iki toplum arasındaki anayasal yetkileri paylaşmayacaktır. Aynı zamanda Türkiye–İsrail rekabetini, Türkiye–Libya mutabakatı ile Yunanistan–Mısır sınırlandırmasını, Türkiye’nin kuzeydeki güvenlik varlığı ile güneyde gelişen Yunanistan–İsrail askerî bütünleşmesini ve iki tarafın farklı enerji güzergâhlarını da kendi kurumları içinde uzlaştırmak zorunda kalacaktır.
Bu, uygulanabilir bir barış modeli değil; bölgesel güç mücadelesini federal devletin içine taşıyacak son derece kırılgan bir çatışma mimarisidir.
ABD: İki eksenin üzerinde seçeneklerini koruyan hipergüç
Doğu Akdeniz’de şekillenen iki eksenin üzerinde Amerika Birleşik Devletleri bulunmaktadır. Washington, Rum yönetimi–Yunanistan–İsrail üçlüsünü enerji, güvenlik ve 3 1 işbirliği çerçevesinde desteklemekte; Great Sea Interconnector gibi projeleri Avrupa’nın enerji çeşitliliği ve İsrail’in Avrupa’ya bağlanması bakımından stratejik görmektedir.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Washington’ın kablo projesine “çok bağlı” olduğunu ve karşısındaki engelleri aşmak için diplomatik ağırlığını kullanacağını açıklaması, bu desteğin........
