Acelesi olanlara küçük bir not
Çok değil, bir yirmi yıl önce saniyelerin bile peşinden nefes nefese koştuğumu hatırlıyorum. O zamanlar zaman, avucumun içinden kayıp giden ve ne yaparsam yapayım durduramadığım hırçın bir nehir gibi gelirdi gözüme. Bir yerlere yetişmek, bir şeyleri kaçırmamak, kariyerde, hayatta, sosyal ilişkilerde hep bir adım önde olmak...
Sanki hayat, bitiş çizgisine ilk varanın büyük ödülü kazandığı, arkada kalanların ise unuttuğu bir koşu pistiydi. Sabah alacakaranlıkta çalan o alarmın sesiyle başlayan telaş, gece başımı yastığa koyana kadar içimde bir saat gibi tıkırdardı.
Geçen gün, bahardan kalma ılık bir öğleden sonra, şehrin en işlek meydanlarından birindeki küçük bir kafede oturdum. Önümde taze demlenmiş bir çay, cebimde acelesi olmayan bir zaman dilimi vardı. Sadece izledim. Önümden akıp giden insan selini, o kalabalığın içindeki devinimi seyrettim. Herkesin elinde bir telefon, gözler ekrana kilitli, adımlar neredeyse koşar adım, yüzler ise hep bir sonraki ana........
