Madımak’ı hatırla, Başbağlar’ı unutma!
Tam 33 yıl önce, bu ülke üç gün arayla iki büyük katliam yaşadı. İlki 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta, ikincisi ise 5 Temmuz’da Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar Köyü’nde gerçekleşti. Her iki saldırıda da 33’er vatandaşımız hayatını kaybetti.
Sivas’ta, Pir Sultan Abdal Şenlikleri için bir araya gelen aydınlar, sanatçılar ve yazarlar; yobazlığın, kışkırtılmış gericiliğin ve organize nefretin hedefi hâline getirildi. Madımak Oteli’nin önünde toplanan güruh, sloganlar eşliğinde insanları diri diri yaktı. Bu, sadece bir toplu cinayet değil; Cumhuriyet’in birikimine, laikliğe, düşünce özgürlüğüne ve Alevi yurttaşlara yöneltilmiş alçakça bir saldırıydı.
Daha bu acının dumanı dağılmadan, yalnızca üç gün sonra bu kez bir Sünni köyü olan Başbağlar’da aynı karanlık başka bir yüzle sahneye çıktı. PKK terör örgütü, 33 sivili katletti, köyü ateşe verdi, evleri yaktı, insanları susturmak için vahşeti bir yöntem olarak kullandı.
Başbağlar Katliamı da en az Madımak kadar büyük, en az onun kadar planlı ve en az onun kadar siyasi bir saldırıydı.
Ne var ki Türkiye’de uzun yıllardır bazı acılar öne çıkarılırken bazı acılar bilinçli ya da bilinçsiz biçimde geri plana itiliyor. Madımak elbette unutulmayacaktır; unutulamaz. Fakat Başbağlar’ın daha az konuşulması, daha az hatırlanması ve daha az sahiplenilmesi de başlı başına bir hafıza sorunudur. Oysa bu iki katliam, birbirinden bağımsız değil; aynı dönemde Türkiye’nin sinir uçlarına dokunmak, toplumu mezhep ve kimlik ekseninde parçalamak isteyen kirli aklın iki ayrı hamlesi olarak okunmalı.
Sivas’ta Aleviler hedef alındı, Başbağlar’da Sünniler. Senaryo açıktı: Bu milleti birbirine kırdırmak, Anadolu’yu mezhep kavgasına sürüklemek, Türkiye’yi içeriden çökertmek. Bugün hâlâ bu gerçeği görmek istemeyenler varsa, mesele cehalet değil, düpedüz siyasi körlüktür.
Türkiye tarihinde bu tür provokasyonları defalarca gördü. Amaç ise hep aynıydı; halkı birbirine düşür, kimlikleri karşı karşıya getir, sonra ortaya çıkan enkaz üzerinden ülkeyi dizayn et.
Asıl tehlike, provokatörlerin varlığı kadar, toplumun hafızasının sistemli biçimde zayıflatılmış olması. Çünkü hafızasını kaybeden milletler, aynı tuzağa tekrar tekrar düşer. Dün yaşananı unutanlar, yarın kurulacak oyunun figüranı olur. Türkiye’ye yıllardır tam da bunu yaptılar; unutturdular, dağıttılar, kutuplaştırdılar, sonra da ortaya çıkan yaraları siyasetin malzemesi hâline getirdiler.
Tarih, milletler için sadece geçmişin kaydı değil, geleceğin alarm sistemidir. Tarihten ders çıkarmayan toplumlar, acıyı kader sanır. Soru artık şudur: Daha kaç kez aynı oyunu........
