Bozkırın Sessiz Asaleti: Neşet Ertaş
Bu topraklar çok değer yetiştirdi. Ama bazıları vardır ki sadece sanatlarıyla değil, insanlıklarıyla da iz bırakır. İşte tam olarak böyle bir isimdi. Onu büyük yapan sadece sazı değildi; onu büyük yapan, o sazın arkasındaki yürekti.
Şimdi size Atilla İnce'den nakledilen bir hikayeyi paşa mal istiyorum. Neden insanlar Neşet Ertaş oluyor bu hikayeden sonra daha iyi anlaşılır.
Yıl 1997… Samsun’da bir kahvehanede başlayan bir sohbet, aslında bu ülkenin neyi kaybettiğini anlatan ibretlik bir hikâyeye dönüşüyor. Kırşehirli olduğunu söyleyen bir öğretmene, yıllar önce askerlikte tanıştığı bir “Neşet”ten söz eden bir adam… Başta sıradan gibi görünen bu hatıra, ilerledikçe bir karakter meselesine dönüşüyor.
Askerde komutanın emriyle yeni gelenlerin mesleklerini tespit eden bir erin karşısına çıkan, köşede sessizce oturan, karayağız bir genç… “Düğünlerde türkü çığırırım” diyen biri. Adı sorulunca verdiği cevap: Neşet Ertaş.
Bugünün dünyasında böyle bir cümle kurulduğunda ilk refleksimiz ne olur? Şüphe. Hatta alay. O gün de farklı olmuyor. “Türkücü Neşet Ertaş kim, sen kimsin?” diye sorgulanıyor. Çünkü bugün olduğu gibi o gün de mütevazılık, çoğu zaman inandırıcı gelmez insana. Büyük olanın gösterişli olması gerektiğini zannederiz.
Ama o genç, sazı eline aldığında bütün şüpheler dağılıyor. Çünkü hakikat saklanmaz. Hele ki türküyle söyleniyorsa…
Komutanın karşısına çıkarılıyor. Söylüyor. Ve sesi, hoparlörden yayılan kayıttan bile daha gerçek, daha dokunaklı geliyor. Komutan kararını veriyor: “Sen orduevinde görev yapacaksın.”
Bugünün ölçülerine göre bakarsanız bu bir ayrıcalıktır. Rahat bir askerlik, özel bir konum… Pek çok insanın tereddütsüz kabul edeceği bir durum. Ama mesele tam da burada başlıyor.
Neşet Ertaş, bu teklife sevinmiyor.
“Memlekete döndüğümde ‘Neşet askerliği türkü söyleyerek yaptı’ derler” diyor. “Benimle gelen hemşerilerime ayıp olur. Eller nasıl yapıyorsa ben de öyle yapayım.”
İşte bu cümle, bugün siyaset kürsülerinde, ekranlarda, nutuklarda aradığımız ama bulamadığımız şeyin özeti: Adalet duygusu. Eşitlik hissi. Mahcubiyet.
Bugün en küçük imkânda ayrıcalık arayanların, en küçük fırsatta kendini yukarı koyanların dünyasında; bir halk ozanının “beni ayrı tutmayın” demesi, aslında bir medeniyet dersidir.
Elbette emir emirdir. Ve Neşet Ertaş, askerliğini orduevinde tamamlar. Ama onu büyük yapan, orada ne yaptığı değil; o görevi nasıl karşıladığıdır. Çünkü mesele görev değil, niyettir.
Bugün dönüp baktığımızda, Neşet Ertaş’ın neden “bozkırın tezenesi” olarak anıldığını daha iyi anlıyoruz. O, sadece türkü söylemedi. Bu halkın acısını, onurunu, utancını, sevgisini ve en önemlisi insanlığını sazının tellerine işledi.
Onun hikâyesi bize şunu hatırlatıyor: Büyük olmak, kalabalıkların alkışında değil; yalnız kaldığında verdiğin kararlarda saklıdır. Makamda değil, karakterdedir.
Bugün bu ülkenin en çok ihtiyacı olan şey de tam olarak budur. Daha çok Neşet Ertaş değil belki, ama onun gibi düşünen, onun gibi hisseden, onun gibi “insan” kalabilen insanlar…
Çünkü bazı boşluklar vardır, kolay dolmaz.
Ve bazı insanlar vardır, yeri hiç dolmaz.
