UHUD VE OKÇULAR
Ebu Süfyan, Bedir yenilgisini içine sindiremeyince şöyle yemin eder:
-Ey Ahali! Ahdim olsun ki; Bedrin intikamını almadan hiçbir şekilde koku sürünmeyeceğime ve kadınımla aynı yatağımda bulunmayacağıma and olsun.
Peki, Ebu Süfyan yemin ederde karısı Hind etmez mi? Hiç kuşmuşuz o da kocasından aşağı kalmayıp alelacele şöyle yemin eder:
-Ahdim olsun ki, eğer babamı ve amcamı öldüren Hamza’nın ciğerlerini söküp atmazsam şu yaşadığım hayat bana zehir zemberek olsun.
Bir kere her ikisinin de ağzından yemin sözü çıkmıştı, elbette ki ettikleri yeminden dönüşleri olmazdı. Nitekim Cubeyr b. Mu’tim’in kölesi Vahşi, tamda bu iş için biçilmiş kaftan bir isimdi. Ve efendisi kölesine sıkı sıkıya şu tembihte bulunur da:
-Vahşi şunu iyi bil ki, sen cenk meydanında savaşmayacaksın, senin işin sadece savaş anında Hamza’nın bir anlık boşluk anını yakaladığında onu mızrağınla kalbinden vurup öldürmek olacaktır. Şayet bunu başarırsan kölem olmaktan çıkıp bundan böyle hür olacaksın
Zaten, Vahşi’nin de canına minnet, ne de olsa işin ucunda azad olup hürriyetine kavuşmak vardı. Ve bu uğurda tez elden atış talimlerine kendini adar bile. Öyle ki günlerden bir gün yine atış talimi için dışarıya çıktığında yolda Ebu Sufya’nın karısı Hind'le karşılaşır ve kendisine şöyle der:
-Ey Vahşi! Dile benden ne dilersen dile. Yeter ki sen Hamza’dan intikamımızı al, dileğin yerine getirilip tez elden hürriyetine kavuşacaksın.
Besbelli ki Hind, Bedirde kaybettiği oğlu, kardeşi, babası ve amcasının intikamını bu kez işi daha da sıkı tutup Uhud’da Vahşi kanalıyla Hamza’ya canıyla ödettirmenin derdiyle yanıp tutuşacaktır. Derken bir biri ardınca yapılan intikam yeminleri eşliğinde en son hazırlıklar tamamlanır tamamlanmaz orduya hareket emri verilir de.
Onlar intikam yeminleri eşliğinde hareket ede dursun, bu arada Allah Resulü (s.a.v) müşriklerin harekete geçeceği günü amcası Abbas’ın gönderdiği mektupla durum vaziyetten haberdar olur. Derken hemen akabinde bu hususu istişareye açıp böylece ashabına Medine’de kalıp düşmanı karşılamak noktasında görüş beyan eder. Ancak bu meselede ashabın kahır ekseriyeti fikri kanaatini düşmanla baş başa çarpışmaktan yana görüş ortaya koyar. Allah Resulü (s.a.v) bu durumda ashabının beyan ettikleri görüşler doğrultusunda hareket emri verip ordusunu sırtı Uhud dağının eteklerine gelecek şekilde karargâhını kurdurur. Hatta tedbiri elden bırakmamak adına da elli okçuya özel vazife verip Uhud dağının diğer yakasındaki yamaca mevzilendirir. Hatta Allah Resulü işin önemine binaen her an arkadan gelmesi muhtemel saldırılara karşı önlem almak adına okçularına sıkı sıkıya şu tembihatta bulunmayı da ihmal etmez:
-“Ey Okçular! Sizlerin burada sadece göreviniz arkadan gelebilecek herhangi bir olası saldırıya karşı bizleri savunmak olacaktır. Dolayısıyla bizden bir işaret gelmedikçe sakın ola ki yerlerinizi terk etmeyesiniz, hatta cesetlerimizi kuşların kaptığını görseniz bile yine yerinizden asla kıpırdayıp ayrılmayasınız..”
Hiç kuşkusuz yapılan bu sıkı telkin ve tembihatlar boşa değildi, bilakis işin ciddiyetine binaen yapılan tembihatlardı. En nihayet yapılan sıkı tedbirler eşliğinde her iki ordu da karşı karşıya gelir. Nitekim kılıçlar kınından çıktığında Hz. Ali ve Hz. Hamza yıldırım hızıyla savaş alanına dalmasıyla birlikte düşmanı bir anda şaşkın ördeğe çeviriverirler. Hatta müşrikler neye uğradığının şaşkınlığıyla kaçmaya başlar da. Tabii onların bu halde kaçıştığını gören okçular kesin zafer kazanmış önyargısıyla galeyana gelip:
-Hey arkadaşlar, baksanıza zafer bizden yana gözüküyor, o halde........
