BEDRİN ARSLANLARI
Yıllardır zulme maruz kalan Ashabı Kiram, Resulullah (s.a.v)’in mübarek dilinden Yüce Allah (c.c) tarafından savaş izni verildiği ile alakalı ayetleri dinleyince çok sevindiler. Bu demektir ki; bundan böyle yapılan zulümlere karşı eli kolu bağlı kayıtsız kalınmayacaktı. Öyle ki; Müslümanların sabrı taşıp “yeter artık gayrı” diyecek noktaya gelinmişti. Hem nasıl sabır taşları taşmasın ki, bir kere her şeyden önce onlar öz yurtlarından hicret etmek zorunda kalmışlardı. Neyse ki bu sefer onca yaşanan meşakkatlerin ardından pembe şafakların doğacağı günlerin eşiğine gelindiğinin muştusuyla zulme karşı aşkla şevkle savaş hazırlıklarına koyulurlar bile.
Derken Yücelerden vahyolunan savaş izninin çıkmasıyla birlikte Allah Resulü (s.a.v) Şam civarına gitmekte olan ticari kervanın kontrol altına alınıp ele geçirilmesi yönünde derhal bir süvari birliğinin yola çıkarılması talimatını verir. Böylece müşriklere bundan böyle eskisi kadar kervan yolu üzerinde rahatlıkla elini kolunu sallayaraktan transit geçilemeyeceğinin mesajı verilerek büyük bir kararlılık ortaya sergilenir. Ebu Süfyan ise ticaretten elde ettiği çok büyük kazançlarla Müberra dinimizin dalga dalga yayılmasının önüne geçilebileceğinin hevesine kapılaraktan kendi aklınca başında bulunduğu kervanıyla birlikte geri dönüş kararı alır. O bir hevesle geri dönüş kararı ala dursun, oysaki Yüce Allah (c.c) Cebrail Meleği aracılığıyla Habibine iki sonuçtan birinin; ya kervan ele geçecek ya da Mekke’den o kervanı himaye etmek için yola çıkan ordunun hezimete uğratılacağının müjdesini çok öncesinden vermiş olur.
İşte Resul-i Ekrem (s.a.v), Yüce Allah’ın vahy ettiği bu müjde üzerine ashabına kervanın geri dönmekte olduğunun haberini verip derhal yola çıkılması gerektiğini, umulur ki kervanı ele geçirmek biz Müslümanlara nasip olur telkininde bulunur. Ebu Süfyan’da bu arada kervanının kuşatılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını fark ettiğinde hemen Gıfar kabilesinden Zamzam (Damdam) bin Amr el-Gaffari isimli şahsı ulak (habenci) olarak kiralayıp ona şu talimatı verir;
-Ey Zamzam! Tez elden Mekke’ye varıp kervanın tehlike ile karşı karşıya kaldığını bildir.
O da Mekke’ye vardığında avazının çıktığı kadarıyla;
-Ey Kureyş topluluğu! İmdat! İmdat! Yetişin! Ebu Süfyan’ın ticari kervanı ele geçirilmek üzere diye ardı sıra çığlıklar atınca sağdan soldan gelen insanlarla büyük bir kalabalık topluluk oluştururlar. Ebu Cehil hemen fırsattan istifade belki de ömründe hiç bulamayacağı bu kalabalık topluluğu gaza getirip;
-Haydin hurra hep birlikte sefer için ileri! diyerek toplanan kalabalığa savaş çağrısı yapar.
Bu arada Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’de Mekke’den gelen ordunun yola çıktığını öğrenir öğrenmez ashabını toplar. Ancak kervanın önünü kesmekte geç kalınıp iş işten geçmiş olur. Çünkü Ebu Süfyan’ın başında bulunduğu kervanı o sırada Bedir mevkiine daha yeni gelip sahil yoluna doğru sapmıştı. Allah Resulü (s.a.v) bu durumda yeni bir stratejik hamleyi devreye sokup ashabına şöyle telkinde bulunur;
-Artık bu noktadan sonra ticari kervanı ele geçirmek imkânımız kalmadı, yapmamız gereken şey Mekke’den gelmekte olan orduyu karşılayıp, Allah’ın bize vaad etmiş olduğu savaşı kazanmak olmalıdır.
Hatta Allah Resulü (s.a.v) sadece strateji belirlemekle yetinmez bu konuda arkadaşlarının düşüncelerine de başvurur. Fakat ashaptan bazıları bu hususta isteksiz davranıp buraya kervanı ele geçirmek için geldiklerini, şimdi ise savaştan söz ediliyor siteminde bulunurlar. Neyse ki Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a), Hz. Ömer (r.a) ve Mikdat b. Velid (r.a) gibi ashabın önde gelen isimleri arkadaşlarının bu isteksizliklerine karşılık;
-“Bir zamanlar Hz. Musa’nın savaş teklifine karşılık İsrail oğulları’nın olumsuz cevap verdikleri duruma düşmeyeceklerinin” dile getirirler.
Derken geçmişten verilen bu ibretlik kıssa yerini bulup ashab bu noktadan sonra Allah Resulüne olan sevgilerini kefenlemeye hazır olduklarını şu cümlelerle dile getirirler:
-Ya Resulullah! Kanımızın son damlasına kadar yanındayız. Senin uğruna canımız feda.
İşte Allah Resulüne sadakatlarını bildiren bu güzel veciz sözler eşliğinde sahabe arasında artık ihtilaf elimine edilip moral ve motivasyon yönünden yeniden güç tazelemiş olur.
Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bu kararlılık karşısında;
-O halde vakit tamamdır, hedefimiz Bedir deyip savaş emrini verir.
İşte Müslümanlar cephesinde tüm bunlar yaşanırken, Ebu Cehil’de Ebu Süfyan'ın başında bulunduğu kervanın kazasız belasız Mekke’ye vardığını haberini işiten müşrik arkadaşlarının burun kıvırmasına muhatap kalıp şöyle derler;
-Madem kervan kurtulmuş, o halde savaşmaya daha ne gerek var ki.
Tabii Ebu Cehil zorla da olsa kafalarındaki bu düşüncelerini silip en nihayetinde onları savaşa ikna etmeyi başarır da.
Anlaşılan her iki taraf içinde artık savaşmak kaçınılmazdı. Hatta Allah Resulü ashabıyla birlikte Bedir’e varıp savaş için konaklamışlardı bile.
-Ya Resulullah! Buraya kendi isteğinle mi konakladın, yoksa vahiyle mi? diye sual eyler.
Efendimiz (s.a.v) cevaben:
-Kendi irademle deyince, ashab şunu sormadan edemez:
-Ya Habibullah! Bari müsaaden varsa müşriklerin suyollarını kesecek noktada Bedir kuyusunun yanı başında konaklasak daha iyi olmaz mı?
Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) istişareye uyup:
-Peki, öyle olsun der.
Bu arada konakladıkları yerde Kureyş ordusundan birkaç kişi su aramak için gezinirken yakayı ele verip huzura getirildiklerinde Allah Resulü (s.a.v) o kişilere:
-Kureyş’in yerini derhal bize bildiriniz uyarısında bulunur.
Onlarda bu uyarı üzerine:
-Şu tepenin arkasında deyince salıverilirler.
Allah Resulü (s.a.v) son kez Bedir sahasını yerinde inceledikten sonra ellerini açıp;
-Ya Rabbi! Müşrikleri hezimete uğrat. Onlara fırsat verme diye dua ve niyazda bulunur.
Ashab bunun........
