TÜRKİSTAN’DAN ANADOLU’YA UZANAN DÜŞÜNSEL SÜREKLİLİK
İslam Felsefesi Yüksek Lisans Öğrencisi
Mevlüt Uyanık, Açık Toplum İçin Bir Nefes Felsefe (Post Yayınevi, İstanbul 2024) çalışmasının 21-22-23 Bölümlerinde çağdaş felsefede metafizik anlamsızdır, kuru gürültüdür önermelerinin tutarlılığını inceledikten sonra, “İlk Felsefe Olarak Metafizik: İlahiyat” üzerine temel bilgiler verir. Metafizik tartışmaları bağlamında “Türk Rönesansı ve Metafizik Temelleri, Türk Metafiziğinin İslam Öncesi Temelleri” bölümleriyle Türk düşünce tarihinin kurucu damarlarına doğru genişleten bir hat kurmayı denemektedir.
Bu hat, yalnızca tarihî bir bilgi aktarımı değil; aynı zamanda Türkistan’dan Anadolu’ya uzanan düşünsel sürekliliği, İslâm felsefesinin özgünlüğü ve Türk metafiziğinin oluşum mantığı üzerinden yeniden okuma girişimidir.
Metnin bu kısmında yazar, Fârâbî ve İbn Sînâ ile sistematik hale gelen metafizik geleneği Türk düşüncesinin derin yapısıyla irtibatlandırmakta; Meşşâî, İşrâkî ve Ekberî öğretileri “Varlığın Birliği” ekseninde yorumlayarak bunların Türkistan ve Anadolu’daki kültürel karşılıklarını göstermeye çalışmaktadır. Özellikle Fârâbî’nin kurucu rolü öne çıkarılır; onun kurduğu sistemin yalnızca İslâm felsefesinin teorik omurgasını değil, aynı zamanda Türkistan/ata yurt ile Türkiye/ana yurt arasında kurulmak istenen kültürel ve felsefî bağın da merkezini oluşturduğu belirtilir.
Metafiziği Salt Teorik Bir Disiplin Olmaktan Çıkarıp Bir Medeniyet Dili Ve Bir Düşünce Sürekliliği Şeklinde Okumak
Bu bağlamda Ahmed Yesevî ve Yûnus Emre gibi isimler, soyut metafizik ilkelerin halk diliyle ve Türkçe düşünme biçimiyle yeniden ifadesi olarak okunur. Böylece metin, metafiziği salt teorik bir disiplin olmaktan çıkarıp bir medeniyet dili ve bir düşünce sürekliliği olarak kavrar.
Bu çerçevede 21. bölüm, “Türk Rönesansı” kavramını yalnızca siyasî veya estetik bir canlanma olarak değil, arkasında metafizik bir zemin bulunan entelektüel bir yükseliş olarak ele alır.
Yazar burada Timurlular, Uluğ Bey, Herat çevresi, Hüseyin Baykara ve Ali Şîr Nevâî gibi figürleri anmak suretiyle Türk-İslâm dünyasında ilim, sanat, hikmet ve siyaset arasında kurulan bütünlüğe dikkat çeker. Özellikle Herat’ın “Timur Rönesansı’nın Floransa’sı” olarak nitelenmesi, Batı merkezli rönesans anlatısına karşı alternatif bir tarihsel bilinç inşa etme çabasını yansıtır. Benim amacım gerekli bir öteki veya aslında biz de var gibi bir tutum içinde olup savunmacı bir perspektif değil, kronolojik olarak okursak düşünce tarihinde neler oluyor, kimler yapıyor, nereye ve nasıl aktarılıyoru anlamak.
Bu bölümde asıl vurgulanan husus, ilmî ve kültürel yükselişlerin tesadüfî değil, metafizik kabullere dayalı bir insan, bilgi ve varlık tasavvurunun ürünü olduğudur. Yani medeniyet kurucu atılımlar, ancak derin bir ontolojik zeminle mümkün olur. Bu yüzden metin, Türk Rönesansı’nı yalnızca tarihsel bir parlama anı olarak değil, Fârâbî’den beslenen bir düşünce geleneğinin tarihsel görünümü şeklinde takdim eder.
22. bölüm ise bu düşünsel çizgiyi daha da geriye götürerek Türk........
