menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

DEVLET MİLLİYETÇİLİĞİ

235 0
07.09.2026

Şöyle bir soruyla başlayalım:

Küresel bir yaptırıma ikna olarak evrensele dayanma zorunluluğu altında devlet mekanizmasına karşıt duran kimlik tanımlamalarının, ya da daha kesin ifadesiyle milliyetçiliklerin sonunda devlet yanında yer alıp almayacağının bir garantisi var mıdır?

İktidara çok keskin eleştiriler getirenlerin, sonrasında nasıl ‘devlet gücü’ baskısı ya da kamu imkânlarının cazibesi karşısında karşıtlıklarını nasıl uyum politikasına çevirdikleri sadece bize has bir durum mudur yoksa genel bir kural mıdır?

Son çeyrek asırda devletin modernite sonrası ortaya çıkan yeni evrensele uyum arayışında birçok karşıt duruşları nasıl kendine râm eder hale getirdiğini biliyoruz. 

Soru güncelleştirilecek olursa; bundan sonraki ahvalde yeni birçok karşıtlığın (Kemalizm, Cumhuriyetçiler, Türkçülük, Atatürkçülük, başkaca milliyetçilik akımları) ilerde yine aynı metodla, milliyetçiliğin devletin işini zorlaştırmayan işlevi nedeniyle ve devletin baskı gücünü de bu ‘önkabul’e katarak tabiri caizse ehlileştirilmesinin önündeki engel nedir?

Günümüz felsefecilerinden Zygmunt Bauman’ı genellikle farklı olanı önceleyen yaklaşımlarından tanıyoruz. Böylelikle küresel göçlerin yaratacağı yeni sosyolojik coğrafyalara, bölünmüş farklı ve kültürel dağınıklık içinde bulunan toplumlara yaşayacakları travmanın felsefesini inşa ederek bir rahatlama meydana getiriyor gelecek adına. Bauman’ın birçok eseri bu felsefenin inşasına yönelik. Yahudi kökenli olan Bauman zaman zaman Yahudilere de uyarılarda bulunuyor fakat daha çok diğerlerine… Onu Sosyolojik Düşünmek, Modernite, Bireyselleşmiş Toplum, Yasa Koyucular, Akışkan Aşk, Cemaatler vb kitaplarından tanıyoruz. Birkaç kez vurgulamıştım yazılarımda ve sosyal paylaşımlarımda; göç mühendisliğinin filozofisini Ottowa Sözleşmesinden çok önce Bauman ortaya koydu. Göçerlerin kültürlerinin oturanların üzerine egemen olacağını dahi ileri süren tezleri ile biliyoruz onu.

Bauman’ın ölüm ve ölümsüzlük üzerine yazdıkları da dikkate değer. Bir çuval yazıyı niye yazmış Bauman diye sormadan edemedim kendi kendime. Öyle ya yine bir hinoğlu hinlik vardır diye düşündüm. Yine de ölüm hakkında yazılanların başında okunması gereken bir eser. Derin felsefeci yaklaşımları da içeren metinlerin sonuna eklediği milliyetçilik bahsiyle de yine farklı olanın öncelendiği bir tartışma zemini yaratıyor bile isteye… Böylece pür felsefe adına yazılmış, bilinmezliği su götürmez olan bir konu etrafında beyin fırtınası yaratma aşkına bir metin olmadığını anlıyorsunuz. 

Uzun uzadıya antik çağdan modern topluma ölüm karşısındaki insan ve toplumların psikolojisini inceleyen Bauman modernin evrenselleşme karşısındaki teslimiyetini açıklamaya çalışıyor. 

Eksiksiz olmayan kusurlu olan modernin farklı olanı önceleyen evrenselleşmesi ona göre tarihin yeni diyalektiğidir.

Ölüm ve ölümsüzlük tartışmalarının vardığı son noktaya işaret eden Bauman, özgürleşim bahsiyle evrenseli yakalamaya moderni mecbur kılıp milliyetçiliğin başta sürece nasıl engel olacağına değiniyor ama devlet mekanizmasının küresel ile olan uyumunun kaçınılmaz olmasıyla devlete zaten tabiatı icabı râm olan milliyetçiliğin giderek nasıl hizmete amade kılınacağına getiriyor meseleyi…

“Gerçekten de, şimdiki zamanın en belirgin özelliklerinden biri, hâlâ sona ermemiş özgürleşme anına yakalanmış olduğudur: nedeni ne olursa olsun; ilk günah, cahillik, dar görüşlülük, sömürü, yabancılaşma, yoksulluk, ya da doğaya bağımlılık -şimdiki zamanı şimdiki zaman yapan her neyse: evrensel olmayan, kısmi dolayısıyla soluk, kusurlu, kırılgan, kalımsız, ölümlü. Hemen hemen bütün öteki (gelenekçi?) mitlerden kesinlikle farklı olarak eşsizlik örneği sergileyen modern henüz gerçekleştirilmemiş özgürleşme miti, kalımlılık güvencesi (zamanın tahrip ettiklerinden kurtulma, hiçbir ölümlünün önle(ye)meyeceği çürümeden kaçma, yanından geçip gitme ya da kandırma güvencesi) arar; ama temel yaradılış yasasında ya da geçmişteki bir olayda değil, gerçekleştirilmesi gereken bir fikirde: evrensel olduğu için önceden evrensel koşula uzanan bir basamak olduğu duygusuyla şimdiki zamana inanan bir fikir.Modern tarzda, ölümsüzlük bir olasılık olarak tanımlanır; tikellikten, farktan özgür kalmaya eş bir olasılık. Bu tanımdan yeni ufuklar açan iki sonuç çıkar.

İlk olarak şimdiki zamanı özürlü, kusurlu koşulundan kurtarmak bir görevdir: İdeanın bilinçli olarak benimsenmesinin hemen ardından gelebilir, bunun da ardından kasıtlı, amaçlı ve üzerine odaklanılmış hareket gelir. Geçmişin tersine, geleceğin ürün niteliği vardır ve üretilmesi gerekir. Bundan dolayı da siyasi eylemin, onun harekete geçirdiği kaynakların, garanti ettiği olayların gidişatını belirleme gücünün de üretilmesi gerekir.İkinci olarak, geçmişin yarattığı hastalıklı sonuçların yok edilmesi böylesi bir siyasi eylemin konusudur. Siyasi eylemle yok edilmesi gereken bu sonuçlar kendilerini öncelikle, bütün şekillerinde İdea'nın süresiz kusursuzluğundan yoksun kalan kısa süreli şimdiki zamanın çok çeşitli biçimlerinin evrensel olmayışında, tikelliğinde, sınırlılığında gösterir. Modern siyasetin telos'u (son, bitiş, dönüm noktası) evrensellikse, uygulaması farka karşı açılan savaştır. Öyle görünüyor ki, modernitenin itici gücü evrenselliğin gerçekleştirilmesi yönündedir. Öte yandan uygulamadaki başarısı, Adorno'nun "toplumsal sapma korkusu”nu her gün besleyen, farklılığın yasallığının kaldırılmasıdır.” (Zygmunt Bauman, Ölümlülk, Ölümsüzlük ve Diğer Hayat Stratejileri, çev. Nurgül Demirdöven, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2000, s.148)Bauman farka karşı açılan savaşların evrenselliğe giden tarihin akışına ters olduğunu ve önünde sonunda karşıtlığın uyuma dönüşerek devlet sayesinde milliyetçiliğin evrensele monte edilebileceğini ileri sürüyor. Bu durumda bazı ülkelerdeki milliyetçiliklerin önce göçmenlere karşıt durup sonra da devletin bekası çizgisinde farka - farklılığa tahammülün ötesinde bir teslimiyete evrilebileceğinin de sinyallerini veriyor. 

Biz de bu konuyu ülkemizde yaşanan gerek Avrupa ve İsrail rahat uyusun diye ülkemizi adeta uluslar arası bir göçmen kampına çeviren göç mühendisliğine, gerekse Terörsüz Türkiye perdesi arkasında nasıl bir farklı bir topluma evrilme ameliyesi icat edilmesine ışık tutması açısından masaya yatıracağız.

Elbette ki Bauman’ın felsefesinin doğrudan ülkemizi hedef aldığını söyleyemeyiz; daha çok da Bauman Batılı ülkelerle muhatap oluyor izlenimi veriyor zaten… Ancak satır aralarında her kitabındaki metinlerin ilerleyen sayfalarında nasıl bir dünya öngördüğü ve orada bizi bekleyen tehdit ve tehlikeler ortada bence…

Biz ise hâlâ modernleşmenin peşinde geç kalmış bir çabayı tekrar ede ede ulusallaşmayı moderniteyi aşmışların yelkenlilerine rüzgâr taşıyarak gerekleştirebileceğimizi sanıyoruz.

Bauman eserlerinde özellikle modernin, doğal olarak Batı’nın evrensel olabilmesi için sanki uyması gereken kuralları ve fark kavramına vermesi gereken önemi ortaya koyuyor. Biz de buradan modernleşme sevdamız açısından payımıza düşeni kapacağız ‘binaenaleyh’…

Toplumsal sapma korkusu ve farklılığın yasallığının kaldırılması…

Anahtar sözcükler bunlar.

“Ama bu öykünün sonu değildir. Eğer evrenselliğin ortaya çıkmasının garanti edilmesi zorunluysa ve sonunda da güç destekli eylemle ortaya çıkarılırsa, o zaman evrenselliğin sınırları hiçbir zaman oluşturduğu gücün taşıma kapasitesinin ötesine geçemez. Bu nedenle, evrensellik yönündeki itiş gücü yalnızca yeni bölünmelere, ayrılmalara ve farklılıklara neden olur ve bunu yaparken aynı zamanda arkasındaki güçlerle desteklenen yeni birörnek standartların önüne çıkan eski farklılıkları ciddiyetle kökünden söküp atar.

Modernite silip atamayacağı bir çelişkiyle damgalanmıştır: Birleşmeyi düşlerken böler, evrenselliğe ulaşmaya çabalarken tikelliği öne çıkartır. Sonuç, Derrida'nın belirttiği gibi şaşırtıcı bir paradokstur: "Milliyetçilikle kozmopolitliğin evliliği her zaman iyi bir evliliktir". Ulusal egemenlik-bütünüyle bölücü bir ayrılıkçılık, ayrıcalık ve ayrımcılık çabası- herkesin beğendiği gibi evrensellik bayrağını yükseklerde uçurmadan akıllıca bir başarı umudunu pek canlı tutamaz.

Ulusal bir biçim alsın almasın, nazik ve konuksever ya da saldırgan ölçüde yabancı düşmanı olsun, kimliğin kendi kendini onaylaması her zaman evrensel olanın beğenilmesine ya da saptanmasına yanıt verir. Bu yasanın hiçbir istisnası yoktur. Hiçbir kültürel kimlik kendisini donuk bir çevrilemez deyim bütünü olarak ortaya sunmaz; tersine, evrensel olanın tekil olan üzerindeki silinmez bir yazıtı, insan özü ve insan niteliğinin eşsiz bir kanıtı olarak sunar. Bu her seferinde sorumluluk söylemidir: Ben, biricik "Ben", evrenselliğe tanıklık etmekten sorumludur. Her seferinde, örneğin örnek oluşturması kendine özgüdür.”

Jacques Derrida’dan alıntılayıp vurguladığı bu kültürel açıklık gerçekte birçok milliyetçilik için bile genel kabuller arasındadır. Yüz yıl önce bile sadece klasik muhafazakâr milliyetçiler değil radikal Türkçüler bile kültürün donuklaşmaması için kültürler arası münasebetlerin olumlu yanlarına temas etmişlerdir. Özellikle dilde ırkçılığın dilin gelişmesine nasıl köstek olacağı bizzat o akımların öncülerinin yazdıkları metinlerde bolca vardır.

Nihat Sami Banarlı’nın Türkçenin Sırları buna en güzel örnekler arasındadır.

Büyük Bayrak şairi Arif Nihat Asya’nın:

“Sangaryos’u Sakarya yapan, İkonyumu Konya yapan dille konuşurdum” gibi mısraları bu açıdan incelenmeye değer.

Türkçülüğün Boyutları ve Ziya Gökalp adlı eserimde özellikle bu kültürel donukluk ve açılım konularına sayısız örnek vermeye çalıştım. Hatta Gökalp’ten, Mümtaz Turhan ve Erol Güngör’e uzanan organik milliyetçilik diye tarif ettiğim ana damar milliyetçiliğinin medeniyet ve kültür tartışmalarını ne kadar ileri bir seviyeye taşıdığını da Türk Yurdu dergisinde birkaç sayısı süren Milliyetçiliğin........

© Enpolitik