menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

12 Eylül: Şiddeti durduran darbe mi, şiddetin olgunlaştırdığı darbe mi?

23 0
12.09.2026

12 Eylül 1980 sabahı Türkiye yine bir askerî darbeyle uyandı. Alışılageldiği gibi., Parlamento kapatıldı, hükümet görevden alındı, siyasi faaliyetler durduruldu ve ülkenin yönetimi Millî Güvenlik Konseyine geçti.

Darbenin topluma sunduğu gerekçe son derece güçlü bir korkunun üzerine oturuyordu. Türkiye yıllardır giderek ağırlaşan siyasi şiddetin içindeydi. İnsanlar sokaklarda öldürülüyor, üniversiteler ve mahalleler siyasi kimliklere göre bölünüyor, devletin güvenlik sağlama kapasitesine duyulan inanç giderek kayboluyordu. Toplumun bir bölümünde artık “birileri gelsin ve bunu durdursun” duygusunun oluşması şaşırtıcı değildi.

12 Eylül’ün uzun yıllar yaşayan meşruiyet anlatısı da buradan doğdu:

Siyaset çözemedi, devlet otoritesi kayboldu, ordu müdahale etti ve kanı durdurdu.

Bu anlatının ilk bölümünü inkâr ederek 12 Eylül’ü anlamak mümkün değildir. Türkiye’de gerçek bir güvenlik ve siyasal sistem krizi vardı.

Fakat rakamlara biraz daha yakından bakıldığında ikinci bir soru ortaya çıkıyor.

Sabri Sayarı’nın akademik çalışmasında siyasi şiddet sonucu ölenlerin sayısı 1975’te 37, 1976’da 108, 1977’de 319 olarak veriliyor. 1978’de rakam 1.095’e, 1979’da 1.362’ye yükseliyor; 1980’in ilk dokuz ayında ise 1.928 kişi hayatını kaybediyor. Farklı kaynaklarda, hangi olayların “siyasi şiddet” kapsamına alındığına göre yıllık rakamlar değişebiliyor. Burada Sayarı’nın akademik derlemesini esas alıyorum. Değişmeyen gerçek ise 1978’den sonra ölüm eğrisinin olağanüstü biçimde kırılmasıdır.

Bu şiddetin tarafları da gerçekti. Radikal sol içerisinde silahlı devrimi savunan ve silahlı eylemler gerçekleştiren örgütler bulunuyordu. Ülkücü hareket ise kendi mücadelesini komünizmin Türkiye’yi ele geçirmesine karşı kendisini, mensuplarını, devleti ve vatanı savunmak olarak tarif ediyordu. Karşı tarafta ise mücadele “faşizme karşı direniş” diliyle meşrulaştırılıyordu.

Kadir Mahir Damatlar ’ın yıllar sonra TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonunda söylediği “Biz melaike değildik” sözü, dönemin içinden gelen bir aktörün çatışmanın karşılıklılığını kabul etmesi açısından önemlidir.

Fakat benim asıl ilgilendiğim mesele taraflardan hangisinin kendisini hangi gerekçeyle haklı gördüğü değil.

Asıl mesele, bu şiddeti durdurması gereken devletin ne yaptığıdır.

Çünkü askerî müdahalenin hazırlığı 12 Eylül 1980 sabahında başlamadı. Kenan Evren’in talimatıyla Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Haydar Saltık başkanlığındaki özel çalışma grubu 11 Eylül 1979’da çalışmaya başladı. Grup daha sonra “Bayrak Harekâtı” adı verilen müdahale planını hazırladı. 16 Haziran 1980’de komuta kademesinde plan görüşüldü ve askerî müdahalenin 11 Temmuz’da yapılması kararlaştırıldı; Demirel hükümetinin güvenoyu almasının ardından tarih ertelendi.

Yani 12 Eylül’den yaklaşık bir yıl önce ordu yalnız gelişmeleri izlemiyor, siyasal sisteme müdahale seçeneğini somut biçimde çalışıyordu.

Bu bilgi, dönemin 2. Ordu Komutanı Orgeneral Bedrettin Demirel’in yıllar sonra söylediği sözleri daha önemli hale getiriyor. Demirel 5 Temmuz 1987’de Yener Süsoy’a verdiği röportajda müdahalenin daha erken yapılması gerektiğini düşündüğünü, ancak arkadaşlarının çoğunun “tam olgunlaşsın, millet tarafından tasvip edilsin” görüşünde olduğunu anlatıyor ve beklenen dönemde çok kan aktığını söylüyordu.

Peki burada şu soru ortaya çıkıyor : Müdahale kapasitesi mevcutken, müdahalenin toplumsal meşruiyet kazanacağı şartların oluşması mı beklendi?

Güçlü devlet ile vesayetçi devlet arasındaki ayrım tam bu noktada başlıyor. Güçlü devlet, şiddeti demokratik düzeni ortadan kaldırmadan durdurabilendir. Vesayetçi devlet ise sistemin çözümsüzlüğünü, kendi müdahalesinin meşruiyet kaynağına dönüştürebilir.

Yine de sorumluluğu yalnız orduya yüklemek tarihi eksik okumak olur.

1980’de sivil siyaset de ağır bir tıkanma içindeydi. Fahri Korutürk’ün görev süresinin sona ermesinden sonra Parlamento yaklaşık altı ay boyunca yeni Cumhurbaşkanını seçemedi. 115 tur oylama yapıldı ve sonuç alınamadı. Demirel ile Ecevit arasındaki sert kutuplaşma, azınlık........

© Elips Haber