menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yeni küresel ekonomiyi anlamak(4) Arada kalmak strateji değildir

34 0
13.08.2026

Bu dizinin ilk yazısında (https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/karbonun-otesinde-avrupada-sanayi-politikasi-geri-donuyor-84981) devletin ekonomiye neden geri döndüğünü ele aldım.

İkinci yazıda (https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/serbest-ticaretten-stratejik-ozerklige-85115) serbest ticaretin stratejik özerklik ve ekonomik güvenlik ekseninde yeniden tanımlandığını anlattım.

Üçüncü yazıda (https://www.ekonomigazetesi.com/kose-yazisi/tesvikler-savasi-yeni-korumacilik-nasil-isliyor-85192) ise teşviklerin, fabrikaların ve teknolojik kapasitenin nerede oluşacağını belirleyen yeni bir rekabet aracına dönüştüğünü tartıştım.

Şimdi sıra sormak istediğim asıl soruda: Türkiye bu yeni küresel ekonomide nerede duracak?

İlk bakışta avantajlı olduğumuz düşünülebilir. Avrupa’ya yakınız. Büyük bir iç pazarımız var. Güçlü bir sanayi geleneğine sahibiz. Otomotivden makineye, beyaz eşyadan tekstile kadar pek çok sektörde Avrupa değer zincirlerinin içindeyiz. Üstelik Avrupa Birliği Türkiye’nin açık ara en önemli ticaret ortağı. 2025 yılında iki taraf arasındaki mal ticareti 217,6 milyar avroyu aştı. Türkiye ihracatının yüzde 42,7’si Avrupa Birliği’ne yapıldı.

Bunlar önemli avantajlar. Ama yeterli değil. Çünkü yeni küresel ekonomide coğrafya bir başlangıç noktasıdır. Strateji değildir.

Son yıllarda Türkiye için sıkça “near-shoring fırsatı”ndan söz ediliyor. Avrupalı şirketlerin üretimi daha yakın coğrafyalara taşıması hâlinde Türkiye’nin bundan yararlanacağı düşünülüyor. Bu beklenti tümüyle temelsiz değil. Tedarik süresinin kısalması, gelişmiş lojistik altyapısı, Avrupa ile uzun yıllara dayanan üretim ilişkileri ve Gümrük Birliği Türkiye’yi güçlü bir aday hâline getiriyor.

Fakat burada önemli bir ayrım var. Avrupa’ya yakın olmakla Avrupa’nın stratejik üretim çevresinin içinde yer almak aynı şey değil. Yeni dönemde şirketler yalnızca ücretlere ve nakliye maliyetlerine bakmıyor. Enerji sisteminin güvenilirliğini, karbon yoğunluğunu, dijital altyapıyı, hukuk düzenini, siyasi ilişkileri ve kuralların öngörülebilirliğini de hesaba katıyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin Avrupa’ya yakınlığı otomatik bir ekonomik kazanç yaratmayacak. Yakınlık, güvenilirlikle birleşirse değer kazanacak. Aksi hâlde haritada Avrupa’nın yanında, yeni üretim mimarisinin dışında kalabiliriz.

 Uyum sağlamak yetmez

Türkiye’de Avrupa’nın yeşil dönüşümü çoğu zaman bir “uyum” meselesi olarak ele alınıyor.

Şirketler karbon emisyonlarını ölçecek. Gerekli raporları hazırlayacak. Avrupa Birliği’nin standartlarına uyacak. İhracat kaybı önlenecek.

Bunların tümü gerekli. Ama yetersiz. Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’nın mali yükümlülükler içeren dönemi 1 Ocak 2026’da başladı. Böylece karbon içeriği, Avrupa’ya yapılan ihracatın doğrudan maliyet unsurlarından biri hâline geldi. Türkiye’de İklim Kanunu ile emisyon ticaret sistemi için hukuki çerçeve oluşturuldu ama halen çok tartışmalı bir konu. Ulusal sistemin uygulamaya geçirilmesine yönelik çalışmalar da sürüyor.

Fakat Türkiye’nin amacı yalnızca Avrupa sınırında ödenecek karbon maliyetini azaltmak olamaz. Asıl amaç, düşük karbonlu üretimi yeni bir rekabet gücüne dönüştürmek olmalı. Aradaki fark büyük. Birinci yaklaşımda şirketler dışarıdan gelen kurallara uyum sağlar. İkincisinde ise Türkiye........

© Ekonomim