menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Siyasal tiyatrodan jeopolitik zorunluluğa: Türkiye-AB stratejik çıpasını yeniden değerlendirmek

24 0
24.07.2026

Ömer KAYIR / Başbakanlık Eski Müsteşar Yardımcısı

Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile olan yarım asırlık serüvenini, özellikle 2003 sonrasındaki dönemi mercek altına aldığımızda, karşımıza iki katmanlı bir siyasal tiyatro çıkar: Bir yanda hiçbir zaman Türkiye’yi birliğe üye yapmak istemeyen Avrupalı klikler, diğer yanda ise üyelik için gereken yapısal ve demokratik dönüşümü gerçekleştirmeyi iç politikadaki güç konsolidasyonuna bir tehdit olarak gören Ankara’daki karar alıcılar.

Bu "tiyatro" benzetmesi uzun süre her iki tarafın da iç kamuoyunu konsolide etmesine hizmet etmiş olsa da, günümüz küresel güvenlik mimarisindeki radikal kırılmalar bu statükoyu artık sadece sürdürülemez değil, aynı zamanda tehlikeli kılmaktadır. Karşılıklı popülist retoriklerin ötesine geçebilmek için, iç politika hamlelerinin arkasındaki yapısal, tarihsel ve en önemlisi jeopolitik dinamikleri Brüksel ve Ankara ekseninde nesnel bir biçimde analiz etmek gerekmektedir.

1. İki Taraflı Tıkanıklığın Anatomisi

Türkiye ve Avrupa kamuoyunun ve politika yapıcılarının ilişkilerdeki felci doğru teşhis edebilmesi için, madalyonun her iki yüzündeki motivasyonları da gerçekçi bir zeminde okuması şarttır. 2003-2006 arasındaki yoğun reform momentumunun kaybı, tek taraflı bir başarısızlık değil; iki tarafın değişen stratejik önceliklerinin bir kesişimidir.

Batı Sahnesi: AB’nin Yapısal Bariyerleri

2004 yılındaki büyük Doğu genişlemesinden ve Kıbrıs'ın tek taraflı olarak birliğe dahil edilmesinden sonra, AB’nin Ankara’ya yönelik kurumsal yaklaşımı yapısal bir dışlama stratejisine dönüştü. Brüksel’deki belirli elitler için süreç hiçbir zaman tam üyelik hedefli olmadı:

"Hazmetme Kapasitesi" ve Kültürel Bariyerler: Fransa’da Sarkozy dönemi ve Almanya’da Merkel'in "imtiyazlı ortaklık" (privilegierte Partnerschaft) formülü ile somutlaşan kültürel ve coğrafi kaygılar, Türkiye'nin dinamik nüfusunu ve demografik ağırlığını AB’nin iç uyumu için bir risk olarak kodladı.

Kıbrıs Veto Tuzağı: Kıbrıs Sorunu çözülmeden Güney Kıbrıs’ın birliğe tam üye yapılması, AB entegrasyon sürecinin kalbine çözülmesi teknik olarak imkansız bir veto mekanizması enjekte etti. Bu durum, "Biz aslında genişlemeyi destekliyoruz ama kurallarımız ve üyelerimizin vetoları elimizi bağlıyor" konforuna sığınan üye ülkeler için kullanışlı bir diplomatik kalkan işlevi gördü.

Stratejik Tampon Bölge Arzusu: AB için stratejik tercih, Türkiye’yi karar mekanizmalarına ortak etmek yerine; göç dalgalarını göğüsleyen, Orta Doğu’daki istikrarsızlıkları sınırda tutan ve birliği doğrudan kriz alanlarından koruyan yapısal bir "tampon bölge" olarak konumlandırmak oldu.

Doğu Sahnesi: Türkiye’nin Stratejik Eksen Değişimi

Eş zamanlı olarak, Türkiye’deki karar alıcılar da Kopenhag Kriterleri’nin tam olarak uygulanmasının getireceği kurumsal denetim sisteminin (yargı bağımsızlığı, mutlak şeffaflık, hesap verebilirlik ve kuvvetler ayrılığı) iç politikadaki hareket alanlarını radikal biçimde kısıtlayacağını erken fark ettiler:

Egemenlik ve Denetim Krizi: AB standartlarında bir hukuk devleti inşa etmek, güçler ayrılığını mutlak kılmak anlamına geliyordu. Gücü merkezileştirme eğilimindeki yönetim elitleri için bu kurumsal dönüşüm, egemenlik alanının paylaşılması olarak algılandı ve isteksizliği beraberinde getirdi.

Avrupalı Popülizmin İç Politikadaki İşlevselliği: Avrupa başkentlerinden yükselen her dışlayıcı ve popülist söylem, Ankara’ya iç siyasette "Batı bizi zaten istemiyor, o halde kendi yolumuza bakarız" argümanını beslemek için muazzam bir siyasi yakıt sağladı.

"Adaylık Statüsü" Dengesi: İki taraf da masayı tamamen devirmedi. Çünkü Türkiye için formel olarak "aday ülke" statüsünü korumak; uluslararası........

© Ekonomim