Sessiz Bir Fanus
Bu, küçük bir kızın küçük bir fanustaki balığıyla kurduğu arkadaşlığın hikâyesi.
On yedi yaşındaydım; zayıf, utangaç ve okul yıllarında maruz kaldığım akran zorbalığı nedeniyle insanlara ürkek ve çekingen yaklaşıyordum. İnsanın neyi ne kadar sevdiğine dikkat etmesi gerektiğini ilerleyen yaşlarımda anlayacaktım. Çünkü farkında olmadan fanusun içinde yaşamayı öğreniyordum.
Hayır, mesele hafıza değildi. Balıkların aksine güçlü bir hafızam vardı. Mesele fanustu. Fanusun çizdiği sınırlar, suyun içinde görünmeyen ama varlığını hissettiren dalgalar, küçük bir balık işte denilerek küçümsenen, önemsizleştirilen ve geçiştirilen duygulardı.
Üniversite sınavına hazırlanıyordum. Kalbimde derin ve kocaman taşıdığım o korkuyu bir daha hissetmemek için kendi dünyamda yaşıyordum. Belki de ilk defa okyanusa açılmak istiyordum fanusumdan çıkabilmek istiyordum ama bunu o zaman bilmiyordum farkında da değildim.
Hafta sonları yüzmeye gidiyordum. Birkaç kez denizde boğulma tehlikesi geçirince artık yüzmeyi öğrenmem gerektiğini anladım. Göründüğümün aksine sosyalleşmeyi seviyordum; beni yargılamayacak insanlarla konuşmayı, küçük iyilikler yapmayı… Bu, beni belki de en çok mutlu eden şeydi. Sanki o anlarda fanusun içinden başımı biraz dışarı çıkarabiliyordum. Sınırlar kısa bir süreliğine ortadan kalkıyordu.
Hikayem annemin kedi sahiplenmeme izin vermemesiyle bir gün yüzmeden çıktıktan sonra bir balık alıp eve gitmemle başladı. O an bilmiyordum ama o balık benim en yakın arkadaşım, sırdaşım ve belki de bana en çok benzeyen varlık olacaktı.
Kucağımda su dolu poşetin içindeki balığı dikkatle taşıyordum. Yere düşürmemek için kollarımın arasına alıp sarılmıştım. Apartman merdivenlerini temkinli ama hızlı adımlarla çıkıyordum. Her basamakta biraz daha heyecanlanıyor, biraz daha bağlanıyordum. Çünkü kollarımın arasında sadece bir balık değil, kendi hayatım vardı.
Zamanla fanusun içindeki balıkla birbirimize benzemeye başladık. O camın içinde yüzüyordu, ben de kendi sınırlı dünyamda, kimseyle etkileşime girmiyordum kendimi herkesten her şeyden soyutluyordum. Kendimce sebeplerim vardı.
İnsanları izlemeyi seviyordum. Hiç tanımadığım insanların hayatlarını tahmin etmeyi… Bunu mutlaka düşünen vardır. Otobüste karşıma oturan bir adamın o gün doğum günü olabileceğini düşünürdüm. Ya da bir kadının hayatının en kötü ya da en güzel haberini almış olabileceğini. Görüyordum ama karışmıyordum. Fanusun camı, insanlarla arama görünmez bir mesafe koyuyordu. Uzaktan bakmak daha güvenliydi. Camın arkasından izlemek, suyu bulandırmaktan daha kolay değil mi?
Büyük bir fanus almıştım. İçine küçük bir oyuncak araba, bir kale ve başka küçük aksesuarlar koymuştum. Onu fanusa kilitlemiş gibi hissetmek istemedim ama zaten açık deniz ona göre değildi. Küçük dünyasında özgür olsun, her şeye sahip olsun, rahat olsun istedim. Sanki camın sınırlarını biraz genişletirsem daha mutlu olacakmış gibi.
Defterime günümü yazarken çoğu zaman balığıma anlatıyormuşum gibi yazardım. Gün içinde yaşadıklarımı biriktirir, akşam eve dönünce ona anlatacakmışım gibi heyecanlanırdım. Bazen gerçekten hemen gün bitsin de balığımla konuşayım diye beklediğim olurdu.
Belki de o fanusun içini süslerken aslında kendi dünyamı kuruyordum. Ona özgürlük vermeye çalışırken kendime küçük bir alan açıyordum.
Artık kim okuyorsa sizi bu detayların içinde daha fazla boğmak istemem. Küçük balığım Darvin’in ölümüyle hayatın geri dönülmezliğini ilk kez anladım. Birçok kez ölümden döndü aslında ama her kazada ölüm gerçeğini idrak ediyordum. Bir gün fanusun elimde kırılmasıyla her yer su ve cam parçası olmuş balığım ise yerde çırpınıyordu onu aslında hemen almam gerekiyordu ama ben sadece çığlık atıp ağlamaya başlamıştım. Başka bir gün suyunu değiştirirken gidere düşmüştü ben yine o zaman çığlık atmıştım ve arkadaşım gelip kurtarmıştı ne kadar sevsem de dokunmaya korkuyordum ya fazla sıkıp öldürürsem diye düşünüyordum. Darvin’in gidişi bir balığın ölümünden ziyade çok anlam taşıyordu. Bu hayatta en çok sahip çıkmam gereken şeyin kendim olduğunu öğrendim
Keşke kelimesi aklımda dönüp durdu. Çıktığımız o yolculuk sadece şehirler arasında değildi de çocukluktan büyümeye doğru atılmış bir adımdı sanki. Ama o adımı atarken geride bıraktığım küçücük canın sorumluluğunu kalbimde taşıdım hiç unutmadım.
Suçluluk, fanusun camından daha keskin ve kıymık gibi sürekli batıyormuş gözükmüyor ama içerde bir yerde ve kendini hissettiriyordu. Kırılan sadece cam değildi; istediğim o korunma hissiydi. Yine de zamanla şunu öğrendim daha doğrusu mecbur kaldım: Bazı kayıplar bir ihmali değil, hayatın kendi akışını anlatır. Ve insan her şeyi koruyamaz ne kadar zorlasa da koruyamaz. Bunu kabullenmek uzun süre zor geldi. Ama bazı şeyleri insan istemese de zamanla yerini buluyor.
Uzun bir süre günlüklerimi yalnızca Darvin’e yazdım. Bazen kendimi fanusun içindeki balık gibi hissederek, bazen de gerçekten bir balıkmışım gibi. O satırlar kimseye anlatamadıklarımın yeriydi. İnsanlara anlatmadım anlatmak da istemedim. Zaten konuşmayı pek sevmiyordum o yüzden ortada yanlış bir şey de yoktu hem kime göre neye göre yanlıştı.
Yazdıklarımın birilerinde kalmasını istemedim. Büyükler “suya anlatın” dermiş; ben de bazen balığıma, bazen denize anlattım. Çünkü o cümleler masumdu. Biraz çocukça, biraz kırılgan. Ve ben onları fanusun camı gibi korumak istedim.
Belki de bu yüzden Darvin sadece bir balık değildi. O, anlatamadığım her şeyin tanığıydı. İnsanlara söyleyemediklerimi arkadaşlarıma anlatamadıklarımı ona söyledim. Çünkü o yargılamazdı, sözümü bölmezdi, yüzünü ekşitmezdi, suyun içinde kuyruğunu sallayarak süzülür suyun içinden sessizce bakar, sadece varlığıyla eşlik ederdi ve bu bile bana yeterdi.
Geriye dönüp baktığımda anlıyorum; fanus yalnızca Darvin’i değil, yazdıklarımı da herkesten koruyordu. O camın içi güvenilirdi kısıtlıydı ama güvenliydi. Ama güvenli olan her şey aynı zamanda sınırlıydı. Bende büyürken o camın dışına çıkmak zorundaydım.
Şimdi dönüp 17 yaşıma sarılıp şunları söylemek isterdim: O ince cam seni koruyamazdı. Aradığın korumayı, ilgiyi, sevgiyi bir fanusun içinde bulamazdın. İnsan bazen bunu geç anlıyor; bir başkasında aradığı şeyi aslında kendine vermesi gerektiğini.
Balıkları sevmem de öylesine değildi. Zaten hiçbir şey öylesine değil. Her şeyin insanın içinde, bilinçaltında bir yeri var. O balık sadece bir balık değildi. Bir boşluğa denk gelmişti. Belki de eksik sandığım bir yeri tamamlıyordu.
