Yavaşlık mı, Kaçış mı? Yapay Zekâ Çağında Akademik Oikeiosis Krizi
Yapay zekâ karşıtlığı, slow science söylemi ve akademik öznenin kendine kapanma refleksi üzerine bir not…
Sorun hız değil; öğrenme sorumluluğundan kaçınmanın teorileştirilmesidir.
Yapay zekâya “çöplük” diyenler var; üstelik bunlar akademisyen ve bazıları maalesef uzun süredir arkadaşım. Oysa bana sorarsanız, bugün “çöplük” diyenler ya ihtiyarlamış ya da vakti zamanında cep telefonuna karşı çıkanların düştüğü duruma düşmüş durumda. Yanlış anlaşılmasın, onlardan biri de bendim. Yıl 2007. Doktora sürecinde yurtdışında oturum izni almak için belediyenin zorunluluğu nedeniyle cep telefonu aldım. Peki, bugün pişman mıyım? Hayır. İyi ki de almışım. Allah’tan internete hiç karşı çıkmadım; çok da iyi kullandım, en azından orada bir pişmanlığım yok.
Yapay zekâ konusunda akademik çevrelerimizin genel olarak tutumu, internetin ve cep telefonunun ilk yıllarındaki tepkilerle neredeyse birebir örtüşüyor. Bana sorarsanız bu, deneyimle sabit. Bir tarihçi bunu ampirik olarak da gösterirse memnun olurum ama ben felsefeci olmanın verdiği o küçük ayrıcalığa sığınıp yalnızca iddiamı ortaya koyuyorum: Meraklısı araştırsın, baksın. “Haksızsın” diyen olursa da otursun yazsın.
Şimdi biraz daha geçmişe doğru gidelim; zira bana nedense hep günümüz etik problemlerinin de çözümünün en azından nüveleri oradaymış gibi görünüyor.Bu konuda yamaya niyet ettiğimde de aklıma ilk gelen nedense Stoacıların oikeiosis dediği bir kavramı oldu. Ortaya Eski Yunanca bir kavram atıp kafanızı karıştıracak değilim. Bu kavramın tarihi ve manasını bu yazıda anlatılanın çok daha ötesine geçerek araştırmanızı öneririm. Bu kavram, çoğu zaman “kendine yönelme” diye çevrilir ama bu çeviri asıl meseleyi oldukça basitleştirir. Oikeiosis, canlının kendisini kendine ait kılmasıdır—kendi varlığını sahiplenmesi, ona yapışmasıdır. İlk bakışta son derece doğal, hatta zorunlu bir süreç. Fakat Stoacılar burada durmaz; bu “kendine yapışma”nın akıl aracılığıyla genişlemesi, başkalarını ve nihayetinde bütünü kapsaması gerektiğini söylerler.
Bu noktayı biraz açmak gerekir; fakat unutmayın ki bu EK dergiye yazılmış bir yazı, editörümden “lafı yine uzattın” diye fırça yemek istemeyen bir yazarım; siz de sanırım akıllı varlıklar olarak zaten daha fazla bilgiye sahip olabilirsiniz, bu yazıyı okuyabildiğinize göre, çok daha fazlasını yapma kapasitiesine de sahipsiniz; yoksa editörüm izin verse bir on sayfa daha yazardım. Neyse, konumuza dönelim, bir değini ile yetineyim ben, ama siz siz olun asla bu değiniyle tatmin olmayın.
Stoacılar açısından canlı varlığın ilk hareketi, basitçe hazza koşmak değildir; kendini korumak, kendine uygun olanı seçmek, varlığını kendi varlığı olarak sahiplenmektir. Yani mesele en baştan bir tür kendilik ilişkisiyle başlar. Canlı, dünyaya önce kendisi üzerinden tutunur. Buraya kadar sorun yok; hatta burası hayatın en doğal zeminidir, akışırdır, olagelmesidir. Fakat canlılar aleminde insane bakmaya başlayınca mevzu burada bitmez; aksine tam da burada başlar. Çünkü insan yalnızca kendini koruyan varlık değil, akıl sayesinde kendini genişletmesi, geliştirmesi, değiştirmesi gereken varlıktır. İnsanın önce kendini, sonra yakınlarını, sonra başkalarını, sonra toplumu ve nihayet bütün insanlığı kendi ilgi alanına dâhil edebilmesi beklenir. Yani oikeiosis’in asıl gücü, insanı kendine hapsetmesinde değil, kendinden çıkarabilmesindedir. Tam da bu yüzden ben burada “kendine yapışma” derken Stoacılara haksızlık etmek istemem: Sorun kendine yapışmak değildir; sorun, orada kalmaktır. Kendini koruma refleksinin akıl aracılığıyla genişleyemediği, gelişemediği, değişemediği yerde, doğal bir başlangıç noktası bir kapanma biçimine dönüşür.
İşte problem tam burada başlıyor. Sanki ya da bana öyle geliyor ki modern akademik özne, bu sürecin ilk aşamasında donup kalmış gibi davranıyor. Kendine yapışıyor ama kendini genişletmiyor. Kendi düşünce biçimine, kendi yazma alışkanlıklarına, kendi otoritesine yapışıyor. Bu yapışma zamanla bir refleks olmaktan çıkıp bir savunma mekanizmasına dönüşüyor.
Yapay zekâya “çöplük” diyen akademisyen figürü tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Bu bir teknik değerlendirme değil; bu, kanımca öznenin kendi epistemik konfor alanını koruma refleksidir. Zira yapay zekâ yalnızca yeni bir........
