Ölçütlerin Şiddeti: Bir Bilim Manifestosu İçin Giriş
Bazen bir olay, bir kurumu değil, bir çağın zihniyetini açığa çıkarır.
2014 yılında Imperial College London’da çalışan toksikoloji profesörü Stefan Grimm’in ölümü böyle bir olaydır.
Olayın kendisi trajiktir; fakat trajedinin asıl önemi bireysel değildir. Grimm’in ölümünden sonra ortaya çıkan yazışmalar, modern üniversitenin giderek daha görünür hale gelen bir gerçeğini çıplak biçimde ortaya koymuştur: bilim insanları artık çalışmalarının içeriğiyle değil, ölçütlerle değerlendirilmektedir.
Grimm’e gönderilen e-postalarda beklenti açıktır:
her yıl 200.000 sterlinlik araştırma geliri.
Bilimsel katkı mı?
Yayınların içeriği mi?
Ortaya konan fikirler mi?
Bunlar artık değerlendirme dilinin merkezinde değildir.
Merkezde olan şey sayıdır.
Modern üniversite, yavaş yavaş ama sistematik biçimde, bilimsel muhakemenin yerini metrik muhasebesinin aldığı bir kuruma dönüşmektedir. Bu dönüşüm çoğu zaman “verimlilik”, “hesap verebilirlik” ya da “performans ölçümü” gibi teknik terimlerle sunulur. Oysa mesele teknik değildir; mesele epistemiktir. Çünkü ölçütler yalnızca ölçmezler. Ölçütler aynı zamanda bilimin ne sayılacağını da belirler.
Bugün birçok akademik sistemde —Türkiye’de de dahil olmak üzere— bilimsel değer giderek dar bir sayısal rejime indirgenmektedir:
etki faktörleri, atıf sayıları, h-indeksleri, proje bütçeleri, hibe gelirleri.Bu göstergelerin hiçbirinin tek başına bilimsel değeri temsil etmediği onlarca yıldır bilinmektedir. Buna rağmen, bu göstergeler giderek bilimsel gerçekliğin kendisi gibi muamele görmeye başlamıştır.
Bu durum yalnızca epistemolojik bir sorun değildir. Aynı zamanda kurumsal bir şiddet biçimidir. Çünkü ölçütler yalnızca kariyerleri belirlemez; ölçütler insanların hayatlarını da şekillendirir.
Stefan Grimm’in ölümünden sonra meslektaşlarının dile getirdiği cümle bu yüzden ürperticidir:
“They treat us like sh*t.”
Bu cümle yalnızca bir üniversiteye yönelik bir öfke değildir. Bu cümle, modern akademinin içinde giderek normalleşen bir düzenin ifadesidir.
Bu metin, bu düzeni sorgulamak için yazılmıştır.
Daha doğrusu, yalnızca sorgulamak için değil.
Meydan okumak için.
Çünkü bugün Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde akademik değerlendirme sistemleri, bilimsel değerin sayılarla temsil edilebileceği varsayımını tartışılmaz bir gerçek gibi kabul etmektedir.
Biz bu varsayımı reddediyoruz.
Daha açık söyleyelim:
Eğer bilimsel değerin gerçekten birkaç metrikle ölçülebileceğini düşünen varsa, bunu kanıtlamak zorundadır.
Varsa elinde veri, getirsin.
Varsa elinde yöntem, ortaya koysun.
Varsa elinde bilimsel gerekçe, savunsun.
Ama aksi halde, sayıları bilimin yerine koyan bu düzenin bilimsel bir temeli yoktur.
Bu metin, tam da bu nedenle, yalnızca bir eleştiri değildir.
Bu metin bir itirazdır.
Ve aynı zamanda bir çağrıdır.
Çünkü bilim, ölçütlerin değil, aklın alanıdır.
I. Ölçüt Rejiminin Kuruluşu
Bilimin Sayılarla Yönetilmeye Başlaması
Bugün akademik dünyanın büyük bölümünde bilimsel faaliyetin değerlendirilme biçimi, birkaç sayısal göstergenin etrafında örgütlenmiş durumdadır. Bu göstergeler çoğu zaman teknik araçlar olarak sunulur: etki faktörü, atıf sayısı, h-indeksi, proje bütçesi, araştırma geliri. İlk bakışta bunlar yalnızca ölçme araçları gibi görünür. Fakat zaman içinde bu araçlar ölçmenin ötesine geçmiş, bilimsel değerin kendisini temsil eden göstergeler haline gelmiştir.
Bu dönüşüm bir gecede gerçekleşmedi. Tam tersine, yaklaşık yarım yüzyıla yayılan bir süreç içinde kurumsallaştı.
1960’larda Eugene Garfield tarafından geliştirilen etki faktörü, başlangıçta yalnızca dergiler arası karşılaştırma yapmayı kolaylaştıran teknik bir indeks olarak tasarlanmıştı. Amaç, kütüphanelerin sınırlı bütçelerle hangi dergilere abone olması gerektiğini belirleyebilmesine yardımcı olmaktı. Başka bir deyişle, etki faktörü bilim insanlarını değil, dergi koleksiyonlarını değerlendirmek için tasarlanmıştı.
Ne var ki akademik kurumlar kısa süre içinde bu aracı farklı bir amaç için kullanmaya başladı. Dergileri sıralamak için tasarlanmış bir indeks, giderek bilim insanlarını sıralamak için kullanılmaya başlandı. Böylece araç ile amaç arasındaki ayrım ortadan kalktı.
Bu noktadan sonra süreç hızlandı.
Üniversiteler, araştırma kurumları ve finansman kuruluşları bilimsel faaliyetleri giderek daha fazla yönetilebilir ve karşılaştırılabilir göstergelere indirgemeye başladı. Bu indirgeme, modern yönetim dilinin aşina olduğu kavramlarla meşrulaştırıldı: performans, hesap verebilirlik, verimlilik, rekabet.
Ancak bu kavramların arkasında çok daha derin bir dönüşüm yatıyordu. Bilimsel değerlendirme, yavaş yavaş meslektaş yargısından metrik yönetime doğru kayıyordu.
Bir zamanlar bilim insanlarının çalışmaları esas olarak şu sorular üzerinden değerlendirilirdi:
Ortaya konan fikir gerçekten yeni mi? Argüman bilimsel olarak güçlü mü? Bulgular alanı dönüştürüyor mu? Tartışma literatürü ilerletiyor mu?Bugün ise değerlendirme çoğu zaman şu sorulara indirgenmiş durumdadır:
Kaç atıf aldı? Hangi dergide yayımlandı? Etki faktörü kaç? Ne kadar fon getirdi?Bu değişim yalnızca değerlendirme yönteminde bir değişiklik değildir. Bu değişim, bilimin kurumsal mantığının değişmesidir.
Çünkü bir kurum hangi şeyleri ölçüyorsa, zamanla o şeyleri üretmeye başlar.
Etki faktörünü ölçerseniz, yüksek etki faktörlü dergiler için yazılan makaleler çoğalır.
Atıf sayısını ölçerseniz, atıf stratejileri gelişir.
Fon miktarını ölçerseniz, araştırma soruları bile finansman mantığına göre şekillenmeye başlar.
Bu yüzden ölçütler masum değildir. Ölçütler yalnızca performansı ölçmez; davranışı da yönlendirir.
Ekonomide bu durumu anlatan klasik bir ilke vardır: Goodhart Yasası. Bir ölçüt hedef haline geldiği anda, artık iyi bir ölçüt olmaktan çıkar.
Akademide yaşanan tam olarak budur.
Bugün bilimsel göstergeler, bilimsel kalitenin dolaylı işaretleri olmaktan çıkmış, doğrudan hedef haline gelmiştir. Bu noktadan........
