Başkası: “Ekrandaki Ben”
“Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. Zırh gibi sertleşmiş sırtının üstünde yatmaktaydı ve başını biraz kaldırdığında bir kubbe gibi şişmiş, kahverengi, sertleşen kısımların oluşturduğu yay biçimi çizgilerle parsellere ayrılmış karnını görüyordu; karnının tepesindeki yorgan neredeyse tümüyle yere kaymak üzereydi ve tutunabileceği hiçbir nokta kalmamış gibiydi. Gövdesinin çapıyla karşılaştırıldığında acınası incelikteki çok sayıda bacak, gözlerinin önünde çaresizlik içerisinde, parıltılar saçarak sallanıp durmaktaydı.”[1]
Gregor’un hikayesi böyle başlıyordu. Bir sabah uyandığında dönüştüğü böcek, kendisine ve çevresine yabancılaşmasının ve kimliğini kaybetmesinin alegorik bir ifadesiydi. Bugün aynı yabancılaşma nasıl görünürdü? Eğer Franz Kafka (1883-1924) Dönüşüm’ü bugün yazsaydı bu dönüşümü yine bir böcekle mi ifade ederdi, yoksa herkesin elinden düşürmediği o tanıdık nesneye mi dönüştürürdü? Yüksek ihtimalle bugün hikâye şöyle başlayabilirdi: Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir telefona dönüşmüş olarak buldu. Zırh gibi sert bir silikonun içinde yatmaktaydı. Başını kaldırıp kendine bakmak istedi ama başı yoktu. Üzerinde yanıp sönen ve ara sıra titreşen bir ekran vardı. Dokunmak istedi elleri yoktu. Kalkmak istedi ayakları yoktu. Konuşmak istedi ama bir ağzı da yoktu. Ondan bağımsız sürekli akıp giden bildirimlerin içerisinde sıkışmış bir haldeydi. Bunaltıcı düşlerindeki böceğe dönüşmüş olmayı diledi, en azından kaldırıp kendisine bakabileceği bir başı olurdu, bir ağzı ve ince de olsa bacakları… Çaresizlik içinde korkmaya başladı, çünkü hiç kapanmayan ve kendinden bağımsız bir ekrandan ibaretti sadece.
Sabahları uyanır uyanmaz yönelinen ilk şey genelde telefonlardır. Daha kişinin bilinci kendine gelmemişken telefonu eline alarak “başkası”nın neler yaptığı, neler söylediği, neler paylaştığı kontrol edilir. Bu artık neredeyse bir refleks haline gelmiş hiç de masum olmayan bir sabah alışkanlığıdır. Kişi güne başlayabilmek için başkasının dünyasını bilmenin gerekliliğiyle, bir görev bilinciyle yapmaya başlar bunu. Elbette bu yalnızca bir sabah alışkanlığı değildir, gece olup uykuya geçinceye kadar devam eder. Uyumadan önce günün Z raporunu çıkarmak için günün bitip bitmediği kontrol edilir. Kaçırılmış bir şey var mı, görülmeyen bir hikâye ya da cevaplanmamış bir mesaj, belki minik de bir “stalk” ve kapanış. Bu kontrol sürecinin arkasında kişinin kendisini eksik hissetmesine neden olabilecek ihtimallerin ortadan kaldırılma amacı yatmaktadır. Kişi “bir şey kaçırmamalıyım” kaygısıyla başkasının varlığıyla açtığı günü yine başkasının varlığıyla kapatır. O halde bu tabloda kişi nerededir? Bu tabloda kişinin yeri başkasının varlığındaki “ekrandaki ben”dir.
Kişi ekrana her baktığında başkasının bakışının yansımasıyla karşılaşmaktadır. Sosyal medyanın yaptığı kişiye başkasının yansımasında benlik kurulumu sağlamaktır. Böylece ekran kişinin kendini nasıl göstermesi gerektiğini öğrendiği bir sahneye dönüşür. Bu sahnede “ekrandaki ben” sürekli olarak bir benlik kurulumuna karşılık gelir. Başkasının nasıl göründüğü, nasıl davrandığı, nasıl yaşadığına yönelik genel kabulün takibi söz........
