menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yapay Zekâ Neden Şiir Yazamaz?

16 0
02.05.2026

Son birkaç yıldır yapay zekâ (YZ) tartışmalarına nasıl bir sis perdesi içinde olduğumuzu şu manipülasyon ilkesi çok iyi özetliyor: Bir sorunu gizlemek istiyorsanız, onu genelleştirin. Çünkü YZ dediğimiz şey tek bir şey değil. Tıbbi tanı sistemleri, görüntü tanıma ağları, üretici dil modelleri, hedef belirleme algoritmaları gibi çeşitleri var. Hepsi de farklı mantıklarla, farklı amaçlarla işlevini yerine getirir. Bu kadar farklı şeyleri tek torbaya koyduğunuzda, gerçek soruları görmek zorlaşır.

Şiir söz konusu olduğundaysa işler daha da karışır. “YZ şiir yazabilir mi?” sorduğunuz anda; şiir, sanki bir çıktıymış gibi davranmaya başlarsınız. Şair bir başlık, bir konu veriyor ve tezgâhta bir nesne ortaya çıkıyor. Oysa şiir bir nesne değil, bir kristaldir. Nasıl, farklı basınç seviyelerinde farklı kristaller oluşuyorsa, şiirin hangi koşullarda kristalleştiği de şiirin kendisi kadar önemlidir.

Düzyazıdan başlamak iyi olacak, çünkü oradaki tartışma çok net: YZ yazıyı homojenleştiriyor. Dilbilimcilerin “fatik ifadeler” (1) dediği sosyal ilişki ören tümcelerin süslü biçimleri çıkar karşımıza. YZ, hep aynı homojenliği ve bilgi yoğunluğunu verir. “Meşrubata ne ad verirsiniz: soda mı, gazoz mu, kola mı?” diye sorduğunuzda dil modeli en yaygın kullanılanı söyler; istatistiksel ortalamadan başka türlü konuşamaz çünkü.

Bu tartışamada ileri sürülenlere bir itirazım var. Bizi meselenin tam kalbine götüren yolu açtığından önemli. İtirazım şu; insan dili de zaten kalıplarla işliyor. Annemizin diliyle, çocukluğumuzda dinlediğimiz radyo programlarıyla, okuduğumuz gazete köşeleriyle, son kertede sosyal medya diliyle yazılıp konuşuluyor? Soru: hangimizin cümleleri gerçekten kendisinindir? (2) Kısaca andığımız tartışmada ileri sürülen düşünce, en temelde saf bir “insan sesi”nin varlığına dayanıyor. Sanki YZ’den önce insanlar, kirletilmemiş, çok otantik bir dille konuşuyordu. Oysa Roma’nın Latincesi ortaçağ sonuna kadar konuşulanın değil yazılanın diliydi. Halka tapındıkları kutsal kitaplarına anlamadan inanmaları gerektiği söylendi yüzyıllar boyunca. Bugün de Türkçe konuşan biri; “update yapıyor”, “vibe tutuyor”; bunlar ne Türkçe ne İngilizce. Her çağın hegemonik bir dili var; YZ bunun yeni uygulayıcısıdır, ilki değil.

Bu yüzden düzyazı için verilen YZ savaşı bence kısmen kaybedilmiş bir savaş. Çeviri İngilizcesi ve sosyal medya kalıbıyla konuşan bir nesli YZ’nin “bozuk” dilinden korumaya çalışmak için çok geç.

Ama şiir farklı, şiir farklı bir zeminde duruyor. Bu zemin “süperpozisyondur.”(3) Kuantum mekaniğine göre bir parçacık ölçülmeden önce her yerdedir. Bir olasılık bulutudur. Bütün mümkün konumları aynı anda tutar ve sadece ölçüm anında, gözlemci sisteme dokunduğunda, dalga fonksiyonu çöker ve parçacık tek bir konumda belirir. Ama bu çöküş rastgele değildir, gözlem aracının doğası çöküşün biçimini etkiler.

Ben şiir yazma edimini tam böyle düşünüyorum.

Şair, masasına oturduğunda her sözcük, henüz seçilmeden önce bir süperpozisyondadır. “Akşam” mı yazacak, “ikindi” mi, “alacakaranlık” mı? Her biri ayrı bir anlamın yörüngesine açılır, farklı çağrışımları diri tutar. Bu sözcükler, aslında aynı anda hepsi birden vardır; şairin zihninde, dilinin tarihinde, geçmişte okuduğu şiirlerin tınısında, sesinde, tortusunda. Ölçüm anı, sözcüklerin kâğıda düştüğü andır ve hangi kelimenin çökeceği, gözlemcinin doğasından bağımsız değildir. Şairin geçmiş deneyimleri, taşıdığı dil katmanları, hatta o anın hüznü veya neşesi, hangi sözcüğün “gerçeklik” olarak ortaya çıkacağını şekillendirir.

YZ’yse bambaşka bir şey yapıyor. Evet, o da sözcük seçiyor; ama olasılıklar uzayından değil, istatistiksel dağılımdan. Süperpozisyon yok, çünkü gerçek “belirsizlik” yok. Sadece daha önce yapılmış milyonlarca ölçümün ağırlıklı ortalaması var. Dalga fonksiyonu hiç açılmadığından çökmüyor da. YZ’nin seçimi bir çöküş değil, bir hesaplama. Bu yüzden önceden çökmüş dalgaların girdabından başka bir şey üretemez.

Bu farkı Borges, “Averroes’in Araştırması” (*) öyküsünde muazzam bir kesinlikle yakaladı. Öykü, 12. yüzyılda Kurtuba’da yaşayan İbn Rüşd’ün (Averroes) zihinsel bir kriz anına odaklanır. İbn Rüşd, Aristoteles’in Poetika adlı eserini Arapçaya şerh ederken iki kelimenin anlamını bir türlü çözemez: tragedya ve komedya. Müslüman Endülüs’te tiyatro yoktur. İbn Rüşd, sahne deneyimini hiç yaşamamıştır. Sonunda tragedyanın “övgü”, komedyanınsa “yergi” veya “hiciv” olduğuna kanaat getirerek yanlış bir vargıyla çevirisini bitirir. Bu kavramların içini dolduracak hiçbir bedensel deneyimi........

© Ek Dergi