İsyankâr Dişli: Dennett, Smolin ve Dostoyevski’nin İzinde Varoluşsal Bir Sentez
İnsanlık tarihi, doğa yasalarının deterministik kesinliği ile özgür iradenin özgürlük talebi arasındaki gerilimin tarihidir. 21. yüzyıl bilimi ve felsefesi, bu gerilimi benzeri görülmemiş bir keskinliğe ulaştırdı. Bu denemede, üç farklı düşünsel yaklaşımı; Daniel Dennett’in zihin felsefesindeki materyalist indirgemeciliğini, Lee Smolin’in kozmolojik doğal seçilim hipotezini ve Fyodor Dostoyevski’nin varoluşsal isyanını, tek bir potada eriterek insanın, insanlık durumuna dair tutarlı bir çerçeve önermeyi amaçlıyorum.
Çözümlememin temeli şu: Dennett ve Smolin, hem zihnin hem de evrenin “kavrayış gerektirmeyen bir yetkinlik”le çalışan algoritmik süreçler olduğunu ileri sürer. Ne var ki bu kusursuz mekanik tablo tamamlandığında, Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı sahneye çıkar ve mutlak determinizm karşısında, salt “bir piyano tuşu olmadığını kanıtlamak için” kendi çıkarına aykırı davranıp (“2×2=5” diyerek) bir şeye tutunmaya çalışır.
Daniel Dennett’in kullanıcı yanılsaması
Daniel Dennett, modern zihin felsefesinde “kartezyen tiyatro”yu (beynin içinde oturup dış dünyayı izleyen küçük bir “ben” olduğu fikrini) yıkan en önemli düşünür. Onun kuramı, bilinci mistik bir özden arındırır ve evrimsel süreçlerin ürettiği biyolojik bir arayüze indirger.
Dennett’in felsefesinin kalbinde, Darwin ile Turing’in fikirlerinin birleşiminden doğan “Garip Bir Akıl Yürütme Tersine Çevrimi” yatar. Geleneksel düşünce, mükemmel bir makine (bir saat ya da insan gözü) yapmak için o makineden daha zeki bir tasarımcı gerektiğini varsaydı; zekâ, yukarıdan aşağıya akan bir şelale gibi düşünüldü. Dennett, Darwin’in bu akışı tersine çevirdiğini vurgular: mutlak cehalet, doğal seçilim algoritmasıyla birleştiğinde mutlak dâhilik üretebilir. Buna “kavrayışsız yetkinlik” adını verdi. [1]
Dennett, bu kavramı açıklamak için sıklıkla termitleri örnek gösterdi. Bu canlılar; devasa, iklimlendirmeli, mimari açıdan kusursuz “katedraller” inşa eder; ama hiçbir tekil termitin zihninde bu yapının planı yoktur. Termit mimariden anlamaz, yalnızca feromonlara tepki veren basit kuralları uygular. Ve sonuçta ortaya çıkan yetkinlik, yaratıcısının kavrayış kapasitesini kat kat aşar.
Termitin katedrali uzak bir örnek gibi durabilir. Oysa çoğumuz artık kavrayışsız yetkinlikle her gün konuşuyoruz. Bir sohbet botuna, uydurduğunuz bir deyimin anlamını sorun; bilmediğini söylemek yerine size akıcı, düzgün kurulmuş, ikna edici bir açıklama yapacaktır. Yetkinlik var, kavrayış yok. Termitten farkı da burada ve fark tedirgin edici: termit mimar olduğunu iddia etmez, bot iddia eder. Psikolog David Dunning’in çeyrek yüzyıldır üzerinde çalıştığı mekanizma tam olarak bu; bir işi yapmak için gereken beceri ile o işin ne kadar iyi yapıldığını yargılamak için gereken beceri aynı olduğundan, beceriksiz olan kendi beceriksizliğini göremez. Görecek aleti yoktur. Dunning, botların bunu fazlasıyla yaşadığını söylüyor; dahası bir çalışmaya göre etkiyi kullanıcıda tersine çevirip en iyi performans gösterenleri en kötülerden bile daha özgüvenli kılıyorlar.[2]
Dunning’in asıl vurgusuysa şu: bu bir aptallık teşhisi değil. Hepimiz er ya da geç Dunning-Kruger oluruz. Herkesin birer yetkin olamama potansiyeli var. Ekranın karşısındaki makinenin kusuru sandığımız şey, bu yüzden aynı zamanda bir ayna.
İnsan beyni de farklı değil. Beynimizdeki yaklaşık 86 milyar nöronun her biri, hayatta kalmaya çalışan küçük, kör bir robot. Hiçbir nöron “acı çektiğinizi” ya da “matematiği sevdiğinizi” bilmez; onlar yalnızca elektrokimyasal sinyalleri işleyen termitlerdir. Bilinç, bu milyarlarca kör parçanın kolektif etkileşiminden doğan bir “sistem özelliği”dir.
Peki beynimiz yalnızca kör nöronların bir yığınıysa, neden bir “Ben” varmış gibi hissederiz? Dennett bunu, bilgisayar biliminden ödünç aldığı kullanıcı yanılsaması benzetmesiyle açıklıyor. Masaüstündeki “klasör” ikonunu düşünün: onu “çöp kutusu”na sürüklediğinizde, diskteki milyonlarca bitin voltaj değeri de değişir. Bu bitleri, tek tek kontrol etmek zorunda olsaydık hiçbir işgöremezdik. İşletim sistemi bize “klasör” ve “çöp kutusu” gibi basitleştirilmiş, metaforik nesneler sunar. Bu nesneler fiziksel olarak “gerçek” değildir (diskte minik klasörler yoktur), ama işlevsel olarak gerçektir.
Dennett’e göre bilinç, beynin karmaşık iç işleyişini yönetebilmek için kendine sunduğu bir masaüstü arayüzüdür. “Acı”, “kırmızı algısı” veya “karar verme hissi”, alt düzey nöral etkileşimleri yönetilebilir bir hikâyeye dönüştürme biçimidir.
Dennett metafiziksel özgür iradeyi reddeder; ama “nedenlere duyarlı olma” yetisine sahip olduğumuz için bir tür özgürlüğe sahip olduğumuzu da savunur. Bizler, gelecekteki olasılıkları simüle edip davranışımızı buna göre ayarlayabilen makineleriz. Bu, bir termostattan çok daha gelişmiş bir özgürlüktür; yine de deterministik bir evrenin yasalarına tabidir.
Şimdi Dennett’in modelini üç kavramda toplayalım:
Kavrayışsız yetkinlik – Anlamadan karmaşık işler başarma yetisi (evrim, termitler). Sonucu şu: insan zekâsı ilahi bir hediye değil, kör süreçlerin ürünü.
Kullanıcı yanılsaması – Sistemin karmaşıklığını gizleyen basitleştirilmiş arayüz. Sonucu şu: “benlik” hissi gerçek bir nesne değil, beynin bir kurgusu.
Nedenlere duyarlılık – Rasyonel gerekçelere göre davranışı düzenleme yetisi. Sonucu şu: özgür irade bir “büyü” değil, geliştirilebilir bir beceri.
Kısacası; doğanın iplerinden azade değiliz, ama o ipleri nasıl çekeceğimizi öğrenmekte özgürüz. İplerini fark eden kuklaysa artık kukla değil dansçıdır.
Lee Smolin’in kozmolojik doğal seçilimi
Dennett, zihni biyolojik bir makineye indirgerken kuramsal fizikçi Lee Smolin aynı mantığı tüm evrene yaydı. Smolin, fizik yasalarının yaşam için neden bu denli “ince ayarlı” göründüğü sorusunu Darwinci bir yanıt verdi: kozmolojik doğal seçilim.[3]
Fizikçiler, evrenin temel sabitlerinin (kütleçekim kuvveti, proton kütlesi, ince yapı sabiti) yaşamın oluşmasına izin verecek hassas bir dengede olduğunu uzun zamandır biliyor. Kütleçekim biraz daha güçlü olsaydı evren hızla çökerdi, biraz daha zayıf olsaydı yıldızlar hiç oluşamazdı vs… (Yaratılışçıların da hep kullandığını bildiğimiz yâveleri!..)
Standart fizik bunu açıklamakta gerçekten de zorlanıyor ve genellikle ya “antropik ilke”ye (biz buradayız, demek ki evren böyle olmak zorunda) ya........
