menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Aynalar, Tlön, Kizaemon Ido ve Çatlaklar

19 0
09.06.2026

Gerçeklik, “nesne” dediğimiz bağımsız, kendi kendine duran şey olmaktan çok, ilişkilerden doğan bir olgu: bir sistemin başka bir sistemle kurduğu temasın içinde belirginleşen bir fenomen… Borges bunu Tlön’de edebiyatla sezdirir; modern fizik ise aynı sezgiyi matematikle sınava sokar; evrimse, ön-uyum mekanizmasıyla gerçekliğin çevreyle ilişkisi sayesinde ortaya çıktığı gibi kalmayıp nasıl farklı işlevler yüklenerek estetik dünyamıza kadar uzandığını bize gösterir. Bu yazıda; tek bir iddiayı anlatmayı deniyorum; evreni ve bizi “gerçek” yapan şey mükemmellik değil çatlaklar.

Borges’in korkusu

Jorge Luis Borges, aynalardan korkardı. Çocukluğunda yatak odasındaki o büyük aynanın, yansıttığı şeyleri kendi iradesiyle değiştirmesinden değil; tam tersine, onları sonsuz bir sadakatle, canavarca bir simetriyle çoğaltmasından ürperirdi. “Aynalar ve babalık iğrençtir,” derdi; “Tlön, Uqbar, Orbis Tertius” öyküsünde, “çünkü evreni çoğaltıp dağıtırlar.” Borges için simetri, huzur değil, bir kâbustu; çünkü kusursuz simetri, “yeni”nin olmadığı, her şeyin birbirinin sonsuz tekrarı olduğu kısır bir döngüydü. Peki evren? O da devasa bir ayna mıydı, yoksa o aynayı kıran bir “gözlemciye” mi muhtaçtı?

Bu sorunun cevabını Borges’in en sarsıcı öykülerinden biri olan Tlön, Uqbar, Orbis Tertius’ta arayalım. Öyküde, gizli bir entelektüeller topluluğu, tamamen “idealizm” üzerine kurulu hayali bir gezegen (Tlön) tasarlar. Tlön dünyasında “madde” diye bağımsız bir şey yoktur; eşyalar sadece zihin onları algıladığı sürece vardır.

Bu dünyada muazzam bir kavram ortaya çıkar: Hrönir. Bunlar, insanların kaybettikleri bir eşyayı bulmayı çok şiddetle arzuladıklarında ortaya çıkan nesnelerdir. Birisi kaybolan kalemini hayal eder ve kalem var olur. Yalnız bu “ikinci kalem” (hrön), ilkinden biraz daha soluk, biraz daha uzundur; çünkü o artık maddenin değil, zihnin, yani beklentinin ürünüdür. (2) Borges bize şunu gösterir: Gerçeklik bir simetri değil, ona bakan gözün yarattığı bir kurgudur.

Burada edebiyat, fizikle ahenkli bir dansa başlar. Tlön’ün hrönir’leri, ilk bakışta kuantum mekaniğindeki “gözlemci etkisi”ni andırır; ancak çok kritik bir ayırım var; o meşhur “gözlemci” kimdir? Borges’in öyküsündeki gibi bir insan zihni mi, yoksa evrenin kendi içindeki bir temas mı?

(Fizikçilerin bu soruyu nasıl tartıştığını göreceğiz; ama biraz daha Borges…) Edebi açıdan böyle de; gerçekte neler yaşandığını, Borges’in ve çağdaşlarının özellikle 20. yüzyıl başlarında özel görelilik, ardından kuantum fiziğinin nitelikli doğuşu, sonra da genel görelilikle ortaya çıkan fizikten nasıl etkilendiklerini, neler tartıştıklarını anlamak için bilim tarihçisi James Gleick’in Zaman Yolculuğu adlı harika kitabı okunabilir. Borges’in tutumu için özellikle s.87’de “Bir Nehir, Bir Patika, Bir Labirent” bölümü ufuk açıcıdır. Örneğin; “Borges’in zaman reddiyesi özünde inanmadığı ama ‘bir anlığına gördüğü’ ya da ‘öngördüğü’ bir argümandır” ya da şu; “ ‘Ben hep zamanı düşünme eğilimindeyim, uzayı değil,’ ” diye yazar Borges. “ ‘Zaman’ ve ‘uzay’ sözcüklerinin birlikte kullanıldığını duyduğumda, Goethe ve Schiller hakkında konuşan insanları duyduğunda Nietzsche nasıl hissettiyse, ben de öyle hissediyorum; bu bir küfür.’ (bkz: Ek Not.) Tıpkı Einstein gibi o da eşzamanlılığı reddeder, ama Borges sinyal hızını (ışık hızını) umarsamaz çünkü doğal halde yalnız ve özerksizdir, sinyallerimiz fizikçilerinki kadar çok ve güvenilir değildir. (…) Eşzamanlılığı saf dışı eden Borges, ardışıklığı da reddeder.” (s.94-95)

Daha doğrusu; Borges için zaman ve uzay, fiziksel olarak bir “süreklilik” oluştursa da, zihinsel ve metafiziksel düzeyde birbirinden tamamen farklı doğaya sahip kavramlardır. Borges, zamanı insanın özü, ruhun akışı ve kaçınılmaz bir trajedi olarak görürken uzayı daha dışsal, hatta bazen dekoratif bir unsur olarak algılamıştır. Dolayısıyla bu iki kavramı “mekân-zaman” diyerek birbirine eklemek, Borges’in gözünde zamanın o derin ve gizemli ağırlığını, uzayın geometrik düzlüğüyle eşitlemek demektir.

Fizik dünyasındaysa bu soruya verilen yanıt için yol(lar) çatallanıyor ve ikiye ayrılıyor. Bir yanda Hugh Everett’ın kuantum yorumu var. Her olasılığın gerçekleştiği devasa bir “çoklu dünyalar”; diğer yanda Carlo Rovelli’nin savunduğu, gerçekliğin sadece ilişkilerde var olduğu zarif bir ağ. Benim aklım Rovelli’nin tarafında duruyor, ama önce Hugh Everett… (1)

Everett’in savunduğu çoklu dünyalar yorumu Spinozacı bir manzara sunar sanki. Burada dalga fonksiyonu asla çökmez, asla “kırılmaz”. Bunun yerine, her kuantum etkileşiminde evren ayrı dallara bölünür. Simetri, küresel “çoklu evren” (multiverse) ölçeğinde bozulmadan kalır; ancak biz gözlemciler olarak tek bir dala hapsolduğumuz için, yerel bir seçim ve rastlantısallık yanılsaması yaşarız. Bu görüşe göre, olası tüm tarihler devasa, deterministik bir süperpozisyon içinde aynı anda var olur.

Bu bilimsel model, Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe” öyküsündeki Ts’ui Pên’in imkânsız labirentinin tam yansımasıdır. Bu öyküde yazar; bir olay örgüsünü seçip diğerlerini atmaz,........

© Ek Dergi