Şahbender Korkmaz: Kasabanın Kuyu Dibinden Dünyaya Bakmak!
Kasaba Lirikleri’nde Taşranın Ontolojisi ve Lirik Direniş
Modern Türk şiirinin önemli damarlarından biri, merkezin dışında kalan hayatları yalnızca temsil etmekle yetinmeyip onları yeni bir düşünme biçiminin merkezine yerleştirmesidir. Cumhuriyet şiirinin büyük kent eksenli estetik arayışları zaman zaman taşrayı folklorik bir dekor, zaman zaman da romantik bir mahrumiyet mekânı olarak ele almıştır. Oysa son dönem şiirinde taşra artık coğrafi bir kavram olmaktan çıkar; varoluşsal bir sıkışmışlığın, politik bir kırılmanın ve ontolojik bir sorgulamanın adı hâline gelir. Şahbender Korkmaz’ın ikinci şiir kitabı Kasaba Lirikleri tam da bu eşikte okunmayı hak eden eserlerden biridir.
1964 yılında Sivas’ın Divriği ilçesinde doğan, mesleği jeoloji mühendisliği olan Korkmaz, yeryüzünü yalnızca teknik bir nesne olarak değil, hafızası bulunan canlı bir katmanlar bütünü olarak görür. Bu bakış, şiirinin temel dokusunu oluşturur. Onun dizelerinde toprak yalnızca üzerinde yürüdüğümüz yüzey değildir; geçmişi, ölümü, çocukluğu ve aşkı saklayan derin bir jeolojik bellektir. Bu yönüyle şair, taşın, madenin, kuyunun, dağın ve boşluğun imgelerini yalnız estetik bir unsur olarak değil, düşüncenin asli malzemesi olarak kullanır.
Aşeka’dan sonra yayımlanan Kasaba Lirikleri, ilk kitaptaki lirizmi daha sert bir tarih bilinciyle buluşturur. Kitap boyunca aşk ile siyaset, çocukluk ile savaş, metafizik ile gündelik hayat sürekli birbirine temas eder. Bu şiirlerde lirizm, bireysel duygulanımın konforlu alanı olmaktan çıkar; toplumsal vicdanın dili hâline gelir. Korkmaz’ın şiiri tam da burada çağdaş Türk şiirinin önemli damarlarından birine eklemlenir. Kitabın ilk sayfalarından itibaren şair, ruh kavramını modern dünyanın yitirdiği anlam katmanlarını yeniden kuran bir eksen olarak sunar:
“Aşkın ruhunu anladık / Çiçeklerin ruhu fevkalade / Gecenin ruhu idare eder / Ülkeler yangın yeri ya çocuklar” (s.14)
Bu dizelerde dikkati çeken ilk unsur, farklı varlık alanlarının aynı ontolojik düzlemde düşünülmesidir. Aşk, çiçek, gece ve ülkeler arasında kurulan ilişki Aristoteles’in kategorik ayrımlarını reddeder. Daha çok Martin Heidegger’in varlığın unutuluşuna ilişkin düşüncesini çağrıştırır. Heidegger’e göre modern insan nesneler dünyasında yaşarken varlığın sesini kaybetmiştir. Korkmaz ise her şeye yeniden bir “ruh” atfederek bu unutuluşu tersine çevirmeye çalışır. Ancak şiirin son dizesi, metafiziğin kapısını sert biçimde tarihe açar: “Ülkeler yangın yeri ya çocuklar.” Burada çocuk yalnızca masumiyet değil, geleceğin de simgesidir. Yanmakta olan aslında insanlığın yarınıdır.
Şairin poetikasında lirizm hiçbir zaman gerçeklikten kaçış değildir. Tam tersine lirizm, hakikate en çıplak biçimde yaklaşmanın aracıdır. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri şöyledir:
“Mahremine tünel kaz, yetmez ama evet Suriye / Türkmen gelini kirletsinler Kürt çocuğu söndürsünler / Her şey ekonomik istikrar yeter / Tatil hayatlar makul ücretler” (s.15)
Bu şiir, slogan üretmez; sloganların boşluğunu teşhir eder. Birbirine uzak görünen siyasal söylemleri tek cümlede buluştururken ideolojik kutupların ortak körlüğünü gösterir. Burada Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı hatırlanır. Kötülük artık olağanüstü değildir; ekonomik refahın, gündelik konforun ve siyasal sloganların içinde sıradanlaşmıştır. İnsanlar savaşın ortasında tatil planları yapabilir; çocukların ölümü piyasa dilinin gürültüsü içinde kaybolabilir.
Şairin politik tavrı, herhangi bir ideolojik merkezin temsilcisi olmaktan çok etik bir duyarlılığa dayanır. Emmanuel Levinas’ın ötekinin yüzü kavramı burada açıklayıcıdır. Levinas’a göre etik, ötekinin acısıyla karşılaşma anında başlar. Korkmaz’ın şiirinde de Türkmen, Kürt, çocuk, gelin ya da kardeş, kimlik kategorileri olmaktan önce acının yüzüdür. Bu nedenle şiirin temel meselesi siyaset değil vicdandır. Kitabın en dikkat çekici şiirlerinden biri ise sınıf meselesini doğrudan varoluşsal bir problem olarak ele alır:
“Hiçliğin köşesinden / Sola dön / Onlarca çıkmaz sokaktan / Birine sapmadan / Gir sınıfının kalbine / Yoksa / Vururlar seni / Sonra / Doğmadan ölecek / Çocuklar gelir peşinden” (s.18)
Buradaki “hiçlik”, Jean-Paul Sartre’ın ya da Heidegger’in felsefesindeki ontolojik boşluğu çağrıştırırken aynı zamanda modern kapitalizmin yarattığı toplumsal yabancılaşmanın da adıdır. “Sınıfının kalbine gir” ifadesi Marksist bir çağrı gibi görünse de şiir, klasik politik bildirinin sınırlarını aşar. Çünkü burada sınıf yalnız ekonomik konum değil, insanın tarih içindeki yeridir. Doğmadan ölecek çocuklar ise yalnız biyolojik bir ölümü değil, umut ihtimalinin daha doğmadan yok edilmesini anlatır. Korkmaz’ın şiiri sürekli boşluk metaforuna döner. Ancak bu boşluk nihilist değildir. Aksine anlamın yeniden kurulabileceği tek zemindir. Bunun en güzel örneklerinden biri ilerleyen sayfalarda karşımıza çıkar:
“Anladım ki / Bir kuyudur insan / Kuyu içinde / Kendi boşluğunda körelen” (s.84)
Bu dizeler, tasavvuf geleneğindeki “kendini bil” çağrısını çağdaş bir dile dönüştürür. Mevlânâ’nın insanı sonsuzluğa açılan bir cevher olarak tanımlamasıyla Heidegger’in insanı varlığın çobanı olarak görmesi arasında ilginç bir köprü kurulur. Kuyu hem derinliktir hem karanlık; hem bilgi hem yalnızlıktır. İnsan dışarıya bakarken değil, kendi boşluğuna bakarken hakikate yaklaşır. Şairin dil anlayışı da bu ontolojik arayışın doğal sonucudur. O, şiirin teknik meselelerini ironiyle sorgulamaktan çekinmez:
“İnat işte yapısı bozuk olur diye / Metaforsuz şiir olmazmış / Bir de lirik değilse / Balkonsuz ev gibi çekilmezmiş” (s.37)
Burada modern şiir kuramlarına yöneltilmiş ince bir alay vardır. Metaforun zorunluluğu ya da lirizmin vazgeçilmezliği üzerine kurulmuş estetik dogmalar, gündelik hayatın diliyle boşa çıkarılır. “Balkonsuz ev” benzetmesi, hem mizahi hem de eleştireldir. Şair, şiirin kuramını şiirin içinden tartışır. Bu tavır, Octavio Paz’ın şiirin kendini sürekli yeniden kuran bir düşünme biçimi olduğu yönündeki yaklaşımını hatırlatır.
Şahbender Korkmaz’ın en belirgin başarısı, büyük kavramları küçük hayatların içine yerleştirebilmesidir. Yüz, mendil, kuyu, kedi, kurşun kalem, sefertası, kiraz ya da taş gibi gündelik nesneler, şiirin içinde ontolojik ağırlık kazanır. Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası’nda söylediği gibi, insanın en derin metafizik deneyimleri çoğu zaman en sıradan nesnelerin çevresinde oluşur. Kasaba Lirikleri tam da bu nedenle taşra şiiri değildir; taşradan hareketle bütün insanlık hâlini sorgulayan evrensel bir poetikadır.
Şairin dili zaman zaman İkinci Yeni’nin........
