Yerden Göğe Bir Vizyon: Türk Arkeolojisinin Doğuşu ve Epistemolojik Dönüşümü
Cumhuriyet’in ilk yıllarında arkeoloji, yalnızca toprağın altındaki eserleri gün yüzüne çıkaran bir bilim dalı değil; yeni devletin tarih, kimlik ve kültürel egemenlik anlayışını yeniden kurduğu güçlü bir düşünce alanıydı.
Bir ulusun egemenlik iddiası, yalnızca sınırlarının askerî ve siyasi araçlarla korunmasına değil, üzerinde yaşadığı coğrafyanın tarihsel hafızasını araştırmasına, korumasına ve anlamlandırmasına da dayanır. XX. yüzyılın başında kurulan Türkiye Cumhuriyeti, iktisadi ve siyasi sorunların yanı sıra tarihsel kimliğini yeniden tanımlama gereksinimiyle karşı karşıya kalmıştı. Mustafa Kemal Atatürk’ün arkeolojiye, tarih araştırmalarına ve müzeciliğe verdiği önem, bu yeniden yapılanma sürecinin temel unsurlarından birini oluşturdu. Bu yöneliş, yalnızca geçmişe duyulan romantik bir ilginin değil; bilimsel bilgi üretimi, ulusal kimlik inşası ve kültürel egemenlik arayışının sonucuydu.
Bununla birlikte, Türkiye’de arkeoloji ve müzecilik faaliyetlerinin Cumhuriyet’le birlikte sıfırdan başladığını ileri sürmek tarihsel açıdan doğru değildir. Osmanlı döneminde 1869’da kurulan Müze-i Hümayun, Osman Hamdi Bey’in 1881’de müze müdürlüğüne getirilmesi, gerçekleştirilen arkeolojik kazılar ve eski eserlerin korunmasına yönelik hukuki düzenlemeler, Cumhuriyet’e önemli bir kurumsal miras bırakmıştı. Cumhuriyet döneminin farkı, bu mirası daha merkezi, kamusal ve ulusal bir bilim politikası içerisinde yeniden örgütlemesiydi. Böylece arkeoloji, sınırlı sayıdaki uzman ve müze çevresinin uğraşı olmaktan çıkarak devlet tarafından desteklenen bir araştırma, eğitim ve kültür alanına dönüştü.
Erken Cumhuriyet yönetiminin tarih politikalarının oluşumunda, Avrupa merkezli ve kimi zaman ırkçı nitelikler taşıyan tarih anlatılarına karşı çıkma düşüncesi etkiliydi. Dönemin bazı Batılı yayınlarında Türkler, uygarlık tarihinde ikincil, göçebe veya yıkıcı bir unsur şeklinde temsil ediliyordu. Cumhuriyet kadroları ise Türklerin ve Türkiye coğrafyasının dünya tarihi içindeki yerini yeniden araştırmayı hedefledi. Bu doğrultuda 1931’de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kuruldu; kurum 1935’te Türk Tarih Kurumu adını aldı.
Türk Tarih Tezi de bu siyasal ve entelektüel atmosfer içerisinde gelişti. Tez, Türklerin dünya uygarlığının gelişimindeki rollerini vurgulamayı ve Anadolu’daki Türk varlığını daha geniş bir tarihsel çerçeveye yerleştirmeyi amaçlıyordu. Ancak bu yaklaşımın bazı iddialarının, özellikle eski Anadolu ve Mezopotamya toplumlarıyla Türkler arasında doğrudan soy bağı kurmaya çalışan görüşlerin, günümüz bilimsel ölçütleri bakımından geçerliliğini yitirdiği kabul edilmelidir. Dolayısıyla Atatürk dönemindeki tarih ve arkeoloji çalışmalarını değerlendirirken hem dönemin sömürgeci ve Avrupa merkezli bilgi düzenine karşı geliştirdiği itirazı hem de kendi dönemsel ve ideolojik sınırlılıklarını........
