Orta Doğu’da yeni faz
2025 yazında İran ile İsrail arasında yaşana ve fragmanı olarak görülen gerilim ve ABD’nin uzun süredir yaptığı ciddi askeri yığınak sonrası bugün yaşananlar uzun zamandır konuşulan senaryonun gerçekleşmesi.
Küresel ekonomi için “biraz nefes alma” ihtimalinin konuşulduğu bir döneme denk gerilime yalnızca siyaset ya da güvenlik penceresinden değil; risk, ticaret, tedarik zinciri ve sigorta perspektifinden de bakmak gerekiyor. Birbirini tetikleyen risk blokları, bu süreçte çok daha görünür hale geldi.
28 Şubat’ta İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik operasyonun Orta Doğu’da başlattığı jeopolitik faz yalnızca askeri dengeleri değil; enerji akışını, ticaret yollarını, finansal beklentileri ve sigorta risklerini aynı anda etkileyen çok katmanlı bir şok yarattı. Bu artık zincirleme sonuçlar üreten sistemik bir risk tablosu.
Risk, ticaret ve sigorta aynı anda sarsılıyor
Birçok ülke bu gerilimde doğrudan ya da dolaylı biçimde risk alanına girdi. Enerji ve jeopolitik denge açısından en kritik dolaylı aktörlerden biri Rusya. Orta Doğu’daki arz baskısı derinleştikçe Rusya’nın “alternatif tedarikçi” olarak öne çıkması, enerji fiyatlarının yüksek seviyelerde kalma riskini artırıyor. Bu sigorta ve reasürans tarafında jeopolitik korelasyon riskini büyütüyor.
Askeri olarak sahnede olmasa da Orta Doğu’dan geçen enerji ve hammadde akışları Çin’i üretim ve ihracat maliyetlerini doğrudan etkiliyor. Bölgedeki gerilim; navlun, teslim süreleri ve maliyetleri etkiliyor. Sigortacılar için Çin bağlantılı riskler fiziksel hasardan çok operasyonel kesinti ve finansal kayıplar üzerinden büyüyor.
Türkiye denklemde ne doğrudan taraf ne de uzaktan izleyici. İran ile doğal gaz ticareti, Rusya ile enerji bağımlılığı, Körfez üzerinden lojistik akış ve Avrupa’ya ihracat hatları Türkiye’yi bu dalgaları hızlı hisseden bir ekonomi.
Risk yöneticileri açısından petrol ve doğal gaz fiyatları kadar, sevkiyat sürekliliği ve enerjiye bağlı iş durması senaryoları önem kazanıyor. Kur riski muhasebe kalemi olmaktan çıkıp stratejik bir risk haline geliyor. Böyle dönemlerde hukuk, finans ve sigortanın aynı masada oturması artık bir zorunluluk.
Jeopolitik şoklar risk primini yükseltirken, dövize yönelimin Türk Lirası üzerinde yarattığı baskının reel ekonomideki etkisi zincirleme oluyor. Sanayici artan enerji ve finansman maliyetleriyle nakit akışını zor yönetirken, ihracatçı için kur avantajı lojistik ve sigorta maliyetlerindeki artışla törpüleniyor. İthalatçı cephesinde girdi maliyetleri yükseliyor, fiyatlama zorlaşıyor. Son halka ise tüketici oluyor; etiketler değişiyor, alım gücü sessizce eriyor.
Sigorta ve reasürans piyasasından gelen ilk sinyal savaş ve politik şiddet teminatlarının yeniden fiyatlanması oldu. Hava sahalarının kapanması kümülatif risk alarmı yaratırken, denizcilikte savaş riski primlerinin artışı kalıcı olabilir. Reasürörler daha seçici davranıyor; bağlantılı risklerde limitler daralıyor, fiyatlar ve muafiyetler yükseliyor.
Bu tablo sigorta piyasasında enerji, kur ve reasürans maliyetleri üzerinden yapısal bir baskı yaratır. Kasko ve trafikte hasar maliyetlerinin artışı teknik kârlılığı zorlar; sağlıkta medikal enflasyon etkilenir; sanayide eksik sigorta ve kar kaybı riskleri daha görünür hale gelir.
Petrol fiyatlarını yükselten ve enflasyon hedeflerini bozan savaşlar hayatı daha da pahalılaştırıyor. Geçim sorunu arttıkça sigorta lüks gibi algılanıyor. Oysa risk tam da burada; korumasızlık derinleşiyor ve protection gap büyüyor.
Gerilimin bir an önce bitmesi ve öngörülebilirliğin yeniden tesisi hepimizin ortak çıkarı. Çünkü sürdürülebilirlik ve dayanıklılık ancak aklın, denge arayışının ve insan hayatının merkeze alındığı bir zeminde mümkün.
