menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Orta Doğu’da yeni faz

13 0
17.03.2026

2025 yazında İran ile İs­rail arasında yaşana ve fragmanı olarak görülen gerilim ve ABD’nin uzun süredir yaptığı ciddi as­keri yığınak sonrası bugün yaşananlar uzun zaman­dır konuşulan senaryonun gerçekleşmesi.

Küresel ekonomi için “biraz nefes alma” ihtima­linin konuşulduğu bir döneme denk gerilime yalnızca siyaset ya da güvenlik penceresinden değil; risk, ticaret, tedarik zinci­ri ve sigorta perspektifinden de bakmak gerekiyor. Birbirini te­tikleyen risk blokları, bu süreçte çok daha görünür hale geldi.

28 Şubat’ta İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik operasyonun Or­ta Doğu’da başlattığı jeopolitik faz yalnızca askeri dengeleri de­ğil; enerji akışını, ticaret yolları­nı, finansal beklentileri ve sigorta risklerini aynı anda etkileyen çok katmanlı bir şok yarattı. Bu artık zincirleme sonuçlar üreten siste­mik bir risk tablosu.

Risk, ticaret ve sigorta aynı anda sarsılıyor

Birçok ülke bu gerilimde doğ­rudan ya da dolaylı biçimde risk alanına girdi. Enerji ve jeopolitik denge açısından en kritik dolaylı aktörlerden biri Rusya. Orta Do­ğu’daki arz baskısı derinleştikçe Rusya’nın “alternatif tedarikçi” olarak öne çıkması, enerji fiyat­larının yüksek seviyelerde kalma riskini artırıyor. Bu sigorta ve re­asürans tarafında jeopolitik kore­lasyon riskini büyütüyor.

Askeri olarak sahnede olmasa da Orta Doğu’dan geçen enerji ve hammadde akışları Çin’i üretim ve ihracat maliyetlerini doğrudan etkiliyor. Bölgedeki gerilim; nav­lun, teslim süreleri ve maliyetle­ri etkiliyor. Sigortacılar için Çin bağlantılı riskler fiziksel hasardan çok operasyonel kesinti ve finan­sal kayıplar üzerinden büyüyor.

Türkiye denklemde ne doğru­dan taraf ne de uzaktan izleyici. İran ile doğal gaz ticareti, Rusya ile enerji bağımlılığı, Körfez üze­rinden lojistik akış ve Avrupa’ya ihracat hatları Türkiye’yi bu dal­gaları hızlı hisseden bir ekonomi.

Risk yöneticileri açısından pet­rol ve doğal gaz fiyatları kadar, sevkiyat sürekliliği ve enerjiye bağlı iş durması senaryoları önem kazanıyor. Kur riski muhasebe ka­lemi olmaktan çıkıp stratejik bir risk haline geliyor. Böyle dönem­lerde hukuk, finans ve sigortanın aynı masada oturması artık bir zorunluluk.

Jeopolitik şoklar risk primini yükseltirken, dövize yönelimin Türk Lirası üzerinde yarattığı baskının reel ekonomideki etki­si zincirleme oluyor. Sanayici ar­tan enerji ve finansman maliyet­leriyle nakit akışını zor yönetir­ken, ihracatçı için kur avantajı lojistik ve sigorta maliyetle­rindeki artışla törpüleniyor. İthalatçı cephesinde girdi maliyetleri yükseliyor, fi­yatlama zorlaşıyor. Son hal­ka ise tüketici oluyor; eti­ketler değişiyor, alım gücü sessizce eriyor.

Sigorta ve reasürans piya­sasından gelen ilk sinyal savaş ve politik şiddet teminatlarının ye­niden fiyatlanması oldu. Hava sa­halarının kapanması kümülatif risk alarmı yaratırken, denizci­likte savaş riski primlerinin artı­şı kalıcı olabilir. Reasürörler daha seçici davranıyor; bağlantılı risk­lerde limitler daralıyor, fiyatlar ve muafiyetler yükseliyor.

Bu tablo sigorta piyasasında enerji, kur ve reasürans maliyetle­ri üzerinden yapısal bir baskı ya­ratır. Kasko ve trafikte hasar ma­liyetlerinin artışı teknik kârlılığı zorlar; sağlıkta medikal enflasyon etkilenir; sanayide eksik sigorta ve kar kaybı riskleri daha görünür hale gelir.

Petrol fiyatlarını yükselten ve enflasyon hedeflerini bozan sa­vaşlar hayatı daha da pahalılaş­tırıyor. Geçim sorunu arttıkça si­gorta lüks gibi algılanıyor. Oysa risk tam da burada; korumasız­lık derinleşiyor ve protection gap büyüyor.

Gerilimin bir an önce bitmesi ve öngörülebilirliğin yeniden te­sisi hepimizin ortak çıkarı. Çünkü sürdürülebilirlik ve dayanıklılık ancak aklın, denge arayışının ve insan hayatının merkeze alındığı bir zeminde mümkün.


© Dünya