Kendi kendine yeterlilik: Strateji mi, söylem mi?
Geçen haftaki yazıyı savaşın Türkiye ekonomisinde yaratacağı hasarı önlemek için yapılabileceklerin ne yazık ki sınırlı olduğunu vurgulayarak bitirmiştim.
Bir ülkenin ekonomisini küresel şoklara karşı daha dayanıklı hale getirmenin tek yolu dışa bağımlılığı düşük seviyelere indirmek. Ancak bu, sorun ortaya çıktıktan sonra başvurulacak, kısa süre içinde sonuç veren bir yöntem değildir. Kendi kendine yeterlilik sadece belirli alanlarda, uzun erimli bir strateji ile yavaş yavaş sağlanabilir. O da eğer sağlanabilirse…
Tüm dünyada siyasi liderlerin dilinde
1970’lerde ithal ikameci strateji iflas ettikten sonra küresel serbest ticaret refaha erişmenin daha etkin bir yolu olarak görülür hale gelmişti. Üretim en ucuz nerde yapılabilirse orda yapılmalı anlayışı öyle yaygınlaşmıştı ki hem literatürde hem de siyasi söylemlerde kendi kendine yeterlilik iddiası dillendirilemez hale gelmişti. Ama şimdi nerdeyse tüm dünyada siyasi liderlerin dilinde. Literatürde de hava değişmeye başladı. Batıda bu değişimin ayak seslerini Covid pandemisi sonrasında tedarik zincirlerinin yakın coğrafyalara çekilmesi argümanı ile duymuştuk. Sonra Ukrayna Savaşı ile tedarik zincirlerinin dost ülkelere çekilmesi gündeme geldi.
Küresel sistemde çatlaklar başlayıp ülkeler arasında karşılıklı bağımlılığın içerdiği riskler görülür hale gelmeye başlayınca kendi kendine yeterlilik tezinin domino etkisi ile giderek büyüdüğünü ve neredeyse tüm önemli ülkelere yayıldığını gördük. Hindistan’da Modi’nin “Kendi Kendine Yeten Hindistan” sloganı, Brezilya’da Lula’nın “Yeni Brezilya Sanayisi” adlı yeniden sanayileşme planı, Türkiye’de “Yerli ve Milli” söylemi bu dalganın ürünü. Çin zaten kendine yeterlilik ve teknolojik bağımsızlık vizyonunu “Made in China” 2025 mottosu altında bir devlet politikası olarak 2015 yılında dünyaya ilan etmişti. Covid, Ukrayna, İran gibi üst üste gelen krizler dışarıya bağımlılığın azaltılmasını sıcak bir hedef haline getirdi.
Bu yaklaşım gelişmekte olan ülkelerle sınırlı değil. Gelişmekte olan ülkeler açısından cari açığı düşürme, ithal enflasyonu azaltma, teknolojik ilerleme ve yüksek katma değer yaratma hedefleri kendi kendine yeterlilik politikalarına hep bir cazibe sağlamıştı. Bugün bunlara siyasi hesaplar, büyük güçler arasındaki rekabeti kendi lehine kullanarak küresel sistemde daha iyi bir yer kapma boyutu da eklendi.
Avrupa, Kanada, Japonya gibi bugünkü refahını küresel ticarete borçlu olan gelişmiş ülkeler üretimde ve kritik hammaddelerde Çin’in, enerjide Rusya’nın, savunmada ABD’nin ağırlığını azaltma telaşına düştüler. Amerika’da Trump’ın “Önce Amerika” politikası ve Avrupa’da “Made in Europe” yaklaşımı Japonya’da “Ekonomik Güvenliği Geliştirme” yasası bu arayışın izlerini taşıyor.
Ülkeler arasında detaylarda farklılıklar olsa da eğilim aynı. Fakat bu söylemi tutarlı bir stratejiye dökmek ve her alanda uygulamak mümkün değil.
Çok ciddi finansal kaynak gerekiyor
Ülkeler arasında karşılıklı bağımlılığın risk değil, refaha erişmenin daha etkin bir yolu olarak görüldüğü küresel sistem artık geçmişte kaldı. Şimdi, uzun vadede ekonomik ve siyasi gücün teminatı kendi kendine yeterliliği artırmada görülüyor. Ama enerjide, kritik hammaddelerde, teknolojide ve savunmada dışarıya bağımlılığı azaltmanın bedeli çok yüksek.
Kendi kendine yeterlilik politikalarını hayata geçirmek için çok ciddi boyutlarda finansal kaynağı seferber etmek gerekiyor. Dünya ekonomisinden daha ucuza ve bol temin edilebilecek hammaddelerden, aramallarından ve nihai mallardan vazgeçilecek. Ta ki içeride kapasite gelişip dünya ayarında üretim yapılabilene kadar. Eğer mümkünse. Çünkü birçok sektör için uygun ölçek ülke boyutunu aşıyor. Hatırlarsanız ülkemizde ithal ikameci dönemde optimum ölçeğin altında kurulan tesisler nedeniyle üretim maliyetleri çok yüksek olmuş ve hiçbir zaman küresel ölçekte rekabetçi olunamamıştı. Bugünün yüksek teknoloji üretiminde ölçek sorunu 1970'lere göre çok daha devasa boyutlara ulaştı.
Kaldı ki kendi kendine yeterlilik için sadece finansal kaynaklar yeterli değil. Bir de işin beşeri boyut var. Teknik becerisi yüksek, iyi eğitilmiş, bol miktarda nitelikli işgücü gerekiyor. Bu iş gücü sadece üretim yapmak için şart değil. Kendi kendine yeterlilik hedefinin söylemden stratejiye dönmesi kurumsal kapasite olmadan olmaz. Geleneği, tecrübesi, birikimi olan, teknik kapasitesi çok güçlü, aynı zamanda aşağıdan yukarıya yaklaşımları hayata geçirebilecek bir bürokrasi gerektiriyor. Çin’in kendi kendine yeterlilik doğrultusunda kat ettiği mesafede harcadığı yüz milyarlarca doların yanı sıra, merkezi kararları (tek çocuk politikası veya sıfır-Covid gibi) topluma dayatacak devasa bir uygulama kapasitesi olan çok güçlü bir planlama teşkilatına sahip olmasının etkisi güçlü. Çin tecrübesinden bir ders daha çıkartmak mümkün: kendi kendine yeterlilik hedefinin bir başka maliyeti de baskı rejimi altında yaşamak.
Her alanda kendi kendine yeterlilik imkansızsa, seçilmiş alanlarda bile kendine yeterlilik zor, maliyetli ve siyasi sonuçları itibariyle ürkütücü sonuçları olabilecek bir strateji. Hiç şüphesiz alternatif, zaten bu sorunların kaynağı olan son neoliberal küreselleşmenin yeniden ihya edilmesi değil. Daha eşitlikçi, daha adaletli, daha çevreci, yeni bir küresel anlayış gerekiyor. Kim bilir belki de bugünün karanlığından böyle çıkarız.
