Terörsüz ve bölünmez Türkiye
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ulus devletin ömrünü tamamladığı üzerine çok tartışma yapıldı. Küreselleşmenin sınırları anlamsızlaştıracağı, ekonomilerin birbirine bağlanmasının savaşları önleyeceği ve uluslararası kuruluşların zamanla devletlerin yerini alacağı, hatta millî egemenlik kavramının geçmişte kaldığı ileri sürüldü.
Aradan geçen zaman bu beklentilerin çok büyük bir bölümünü doğrulamadı.
Sınırlar ortadan kalkmadı. Devletler etkisizleşmedi. Uluslararası kuruluşlar krizleri önleyemedi. Karşılıklı ekonomik bağımlılık savaşları sona erdirmedi. Tam tersine enerji, teknoloji, gıda, su ve tedarik zincirleri büyük güç mücadelesinin yeni araçlarına dönüştü. Değişen ise devletin karşılaştığı tehditlerin ve kullanmak zorunda olduğu araçların niteliği oldu.
Bugün Ukrayna’da toprak için savaşılırken, Gazze’de uluslararası hukuk etkisiz kalırken, Avrupa yeniden silahlanırken ve ülkeler stratejik sektörlerini korumaya çalışırken ulus devletin sona erdiğini söylemek mümkün müdür?
Mümkün değildir. Asıl tartışılması gereken ulus devletin yaşayıp yaşamaması değil, nasıl yaşaması gerektiğidir. Bugün bir ülkenin sınırlarının korunması tek başına yeterli değil. Siber alanını, enerji kaynaklarını, iletişim altyapısını, verisini, üretim kapasitesini ve toplumsal bütünlüğünü koruması gerekiyor. Güvenlik yalnızca ordularla değil; teknolojiyle, ekonomiyle, bilimle ve eğitimle sağlanıyor. Bu nedenle çağdaş ulus devlet yalnızca askerî bakımdan değil; ekonomik, teknolojik, kültürel ve bilimsel bakımdan da gelişmiş olmak zorunda.
Güçlü ulus devlete duyulan ihtiyaç arttı
COVID-19 salgını sırasında toplumların ilk başvurduğu kurum uluslararası şirketler veya küresel örgütler değil, kendi devletleri oldu. Sınırları devletler kapattı, sağlık sistemlerini devletler yönetti, aşıları devletler temin etti ve ekonomik destekleri yine devletler sağladı. Rusya-Ukrayna savaşı başladığında enerji güvenliğini sağlamaya çalışan da vatandaşlarını tahliye eden de savunma........
