Gerçek tehdit
Alman Allensbach Enstitüsünün yaptığı ankete göre, Almanların yüzde 65’i ABD’yi dünya barışına yönelik en büyük tehditlerden biri olarak görüyor. Türkiye’de bu oranın çok daha yüksektir.
ABD, II. Dünya Savaşı’ndan bugüne 30’a yakın ülkeye askeri müdahalelerde bulunmuş. Bazı ülkeler, bu müdahalelerle dört kere karşılaşmışlar. Trump’ın 1,5 yıllık iktidarında sekiz ülke tehdit edilmiş. Bazılarından toprak, bazılarından ABD’ye katılması istenmiş, Venezuela ve İran’a askerî harekât yapılmış. Görünen o ki ABD’de “barış” diye iktidara gelen her başkan “savaş”ın en önemli mimarı oluyor.
Nedenler farklı amaçlar aynı
Tüm müdahaleler hep kendilerince geçerli nedenlere dayandırılmış. Amaç ise tek kalmış; ABD’nin dünya egemenliği.
Soğuk Savaş döneminde ABD için “komünizmin yayılmasını engellemek” birinci hedef oldu. Kore, Küba, Vietnam ve Güney Amerika ülkelerine yapılan müdahaleler önemli örnekler. Bunun yanında İsrail’in güvenliğine adanmış bir ABD karşımızda. Irak, İran, Suriye, Libya, Ürdün ve Lübnan’a yapılan müdahalelerin ana nedeni İsrail’in güvenliğine dayandırıldı.
Soğuk Savaş sonrası nedenler değişse de amaç aynı kaldı. 11 Eylül saldırıları ABD’nin tüm iç dengesini bozmakla kalmadı, izlediği dış politikayı tüm dünya için içinden çıkılmaz olaylara sürükledi. ABD “ön alıcı vuruş ve ön alıcı savaş” doktrinleriyle uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayan harekâtlara imza attı. Kendisine komünizm sonrası yeni bir düşman yarattı ve bizim güzel dinimizin arkasına “terörizm” kelimesini ekledi. İşin ilginç yanı ABD’nin ana rakipleri Çin ve Rusya bazı dönemlerde bu söylemden fazlasıyla yararlandı.
ABD, 11 Eylül saldırıları sonrası, giriştiği harekâtları Batı için klasikleşmiş “insan hakları, demokrasi, halkların refahı” söylemlerine dayandırdı. Irak, 1990 yılından beri hala tam bir istikrara kavuşamadı. Afganistan’a girdiklerinde ülkenin %76’sını Taliban yönetiyordu, çıktıklarında bu oran %71’di. Yani değişen bir şey olmamıştı. Afganistan’dan geri çekiliş şekli ise “askeri geri çekiliş nasıl yapılamaz” olarak literatürde yerini aldı. Libya’da Türkiye olmasa bugün sağlanan istikrar hayal olurdu. Suriye ise 2011’den beri sorun ve uzun yıllar sorun olmaya devam edecek.
ABD, 11 Eylül’ün yarattığı panikle hiçbir şekilde gelecek planlaması yapmadan, sonuçlarını iyi analiz etmeden askeri harekâtlar gerçekleştirdi ve gerçekleştirmeye devam ediyor. Bu ülkeleri terk ettiğinde öne sürdüğü “insan hakları, demokrasi, halkların refahı” söylemlerinin hiçbiri gerçekleşmiyor. Geride bir bataklık bırakıyor ve bu bataklığı kurutabilmek harekât düzenlediği ülkelerin halklarına ve çevre ülkelere kalıyor.
ABD’nin sonucu olmayan bu harekâtlarına karşı Batı dünyası ses çıkarmış değil. Bunun temel nedeni geçmişte neredeyse hepsinin “sömürgeci” olması. Bu ülkelerin geçmişleri kirli olunca, ABD saldırınca “küresel ya da bölgesel denge”lerden bahsediyorlar. Vurulan ülke kendi varoluşu için karşılık verince “tehdit, terörist ülke vb.” ithamlarla karşılıyorlar. Bir de İsrail var. O saldırınca adı “güvenlik sağlamak” oluyor.
Rusya, ABD’nin yaptığı harekâtların benzerini, Gürcistan ve Ukrayna’da yaptı. Ne mi oldu? Rusya, kınama, yaptırım, uluslararası sistemden dışlanma, hepsini yaşıyor. İsrail Gazze’de soykırım yaparken, Suriye ve Lübnan’da işgalci durumundayken, Ortadoğu’yu kan gölü haline getirirken hiçbir tepki yok. Rus sporcuları ve spor takımları, sanatçıları uluslararası yarışmalardan menedilirken İsrail’e o kadar bile yaptırım yok. ABD’ye yaptırım düşünülemez bir olgu!
Bu küçük örnek bile ABD ve Batı’nın insan hakları ve uluslararası hukuk söz konusu olduğunda uyguladığı çifte standartları ortaya koyuyor. ABD’nin ve kuklası haline geldiği İsrail’in geçmişi ve bugünü insan hakları ihlalleri dolu. Bugün ABD, güç bende öyleyse uluslararası hukuk da benim elinde düşüncesiyle hareket ediyor.
Batı halklarında giderek büyüyen ABD-İsrail karşıtlığı, bize bu düzen sonsuza kadar gider mi? sorusunu sorduruyor.
Cevap o kadar kolay değil. Ümidimiz, gitmemesi yönünde.
