menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir ülkenin geleceği kaç yaşında başlar?

63 0
15.08.2026

Bir ülkenin geleceğini ko­nuşmaya başladığımızda nedense hep çok ileriden başlıyoruz. Üniversitelerin niteli­ğini, gençlerin istihdamını, nite­likli iş gücünü, fırsat eşitliğini, ge­lir dağılımını tartışıyoruz. Sonra dönüp “Nerede hata yaptık?” di­ye soruyoruz. Belki de soruyu çok geç soruyoruz. Çünkü bir insanın dünyayla kuracağı ilişkinin de öğ­renmeyle kuracağı ilişkinin de te­melleri üniversitede, lisede, hatta ilkokulda değil; hayatının ilk yılla­rında atılıyor.

Bir çocuğun kaç kelime bildiğin­den daha büyük bir meseleden söz ediyorum. Kendini ifade edebili­yor mu? Merak etmekten korku­yor mu? Bir başkasının duygusunu fark edebiliyor mu? Hata yaptığın­da yeniden deneyebiliyor mu? En önemlisi de kendisinin değerli ol­duğuna inanıyor mu? Bütün bunla­rın yanında, öğrenmeye nasıl baş­ladığı, oyunla ve keşfederek geli­şebileceği bir ortamın içinde olup olmadığı da gelecekte önüne çıka­cak fırsatları belirliyor.

Çünkü erken çocukluk eğitimi yalnızca çocuğa birtakım bilgiler öğretmek değil; bilişsel, sosyal ve duygusal gelişimin birlikte des­teklendiği, öğrenmenin temelleri­nin atıldığı bir dönem. Üstelik fır­sat eşitliği açısından baktığımızda belki de müdahale edebileceğimiz en kritik eşiklerden biri. Çocukla­rın arasındaki farklar okulun ilk günü ortaya çıkmıyor; bazı çocuk­lar o kapıdan içeri girdiklerinde ha­yata ilişkin önemli avantajları ya da dezavantajları çoktan yanların­da getiriyor.

Bunların hiçbirini yalnızca ço­cuğun bireysel özellikleri belirle­miyor. Bir çocuk dünyayı önce ken­disine en yakın birkaç insan üze­rinden tanıyor. Dinleniyor mu, sorula­rına ce­vap veri­liyor mu, onunla oyun oynanıyor mu, duygula­rına isim koyma­sına yardımcı olunuyor mu? Birlikte geçirilen sıradan bir günün içinde bile çocuğun zih­ninde kendisine, öğrenmeye ve dünyaya ilişkin yüzlerce küçük iz bırakılıyor.

Tam da bu yüzden erken çocuk­luk meselesini yalnızca “çocuğun eğitimi” başlığına sıkıştırmak ba­na eksik geliyor. Aslında konuşma­mız gereken şey, çocuğun etrafın­da nasıl bir gelişim ve öğrenme or­tamı kurduğumuz. Ve o ortamın en önemli aktörlerinden biri aile.

Burada da karşımıza başka bir eşitsizlik çıkıyor. Her anne ba­ba çocuğu için en iyisini isteyebi­lir ama her anne baba neyin doğ­ru olduğunu öğrenebileceği aynı kaynaklara sahip değil. Güvenilir bilgiye ulaşabilenle ulaşamayan, çocuğunun gelişimini nasıl des­tekleyeceğini bilenle bilmeyen arasında görünmez bir mesafe olu­şuyor. Yani fırsat eşitsizliği bazen sandığımızdan çok daha erken, okul zili çalmadan yıllar önce baş­layabiliyor.

Türkiye’nin erken çocukluk me­selesine tam da buradan bakması gerektiğini düşünüyorum: Bir ço­cuğun geleceğini değiştirmek isti­yorsak yalnızca çocuğa değil, onu büyüten ve öğrenmesini mümkün kılan dünyaya da dokunmalıyız.

Geçtiğimiz günlerde Kars’a yap­tığım bir yolculukta bu büyük me­selenin çok küçük ama çok çarpıcı karşılıklarını gördüm.

Bir çocuğun “ben kendimi seviyorum” diyebilmesi

Kars’a, Yapı Kredi’nin erken ço­cukluk döneminde fırsat........

© Dünya