Faiz, Hangi Yarayı İyileştirdi?
Küreselcilerin, ikonik, baronik, Kârunsu tefecileri, çoğu merkez bankacısını ve iktisatçıyı, faizi asla tasvip edilmeyecek bir yanlış tercih değil, yüksek enflasyonu dizginlemek için başvurulan zorunlu bir araç görecek şekilde eğittiler. Enflasyon düşmeden faizi düşürmenin, tasarrufları daha da eritip krizi derinleştireceğine inandırdılar. Tabi kendi devletlerinde enflasyon ne olursa olsun, faizi asla yüzde 1-2 bandının üstüne çıkarmadılar.
Yüksek faiz politikası, çoğu zaman "sıcak para" çekmek için tasarlanır: Yabancı yatırımcı, yüksek getiri karşılığında ülkeye kısa vadeli sermaye sokar. Ama bu sermaye üretime değil, tahvile ve mevduata akar. Ekonomi, dışarıdan gelen bu sıcak para akışına bağımlı hâle gelir; akış kesildiğinde kur şoku, kur şoku enflasyon, enflasyon ise daha yüksek faiz talebi doğurur. Bu döngü, iktisatçıların "faiz-kur-enflasyon sarmalı" dediği kısır bir çemberdir ve bu çemberin en büyük kazananı, üretim yapan değil, sermayesini oradan oraya taşıyan küresel fonlardır.
Ya hu bir ülke düşünün. Toprağı bereketli, insanı her alanda yetenekli, zeki, üretken, çalışkan bir potansiyele sahip. Ama o ülkede en akıllı yatırım tavsiyesi şu: "Paranı bankaya yatır, kendi kendine çoğalsın." Üretmeyeceksin, risk almayacaksın, bir fabrika kurmayacaksın, bir tarlaya fidan dikmeyeceksin. Sadece bekleyeceksin. Para, sahibi uyurken büyüyecek.
Bu bir masal değil. Bu, yüksek faizle yönetilen bir ekonominin gündelik gerçeğidir. Ve bu gerçek, iktisat kürsülerinde "makul bir para politikası aracı" diye anlatılırken, sokaktaki adamın vicdanında "emeksiz kazanç" olarak çınlar. İkisi de haklı bir yerden bakıyor; ama biri rakamlara, diğeri ruha bakıyor.
Türkiye'de yıllardır mevduat faizleri, yatırımın ortalama getirisinin üzerinde seyretti. Bir girişimcinin bir imalat........
