AYNI DURUM FARKLI TUTUM CHP’NİN SAMİMİYET SINAVINI GÖRELİM
Siyaset, kriz anlarında çıplak gerçeği ortaya çıkarır. Bir partinin karakteri, yaptığı projelerden çok, skandallar karşısında verdiği refleksle ölçülür. Çünkü o an, vitrin değil, omurga konuşur.
Bugün Türkiye’de tam da böyle bir eşikteyiz.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin bir belediye başkanıyla ilgili kamuoyuna yansıyan görüntüler sonrası çıkıp özür diledi. Açık konuşalım. Özür iyidir.. Ama mesela bilemiyorum. O görüntüler böyle bir operasyon sırasında ortaya çıkmasaydı ne olacaktı?.. Bakın Uşak’ta bu durumu neredeyse bilmeyen yokmuş. Muhakkak bu istihbarat CHP Genel Merkezine de ulaşmış olmalı. Eğer polis baskını olduğu gece belediye başkanı yalnız olsaydı, bu utanç manzarası hiç ortaya çıkmayacaktı belki de… Ama Özgür Özel yine de biliyor olacaktı… Peki aynı tavrı gösterecek miydi?... Karşılaştırmalardan hiç hoşlanmam ama bakın Adapazarı’nda yaşanan olay hâlâ hafızalarda taze. Bi AK Parti, kendi belediye başkanıyla ilgili ortaya çıkan manzara sonrası tartışmayı büyütmedi, süreci zamana yaymadı, “bekleyelim görelim” demedi. Rozeti söktü aldı.
Bu sadece bir disiplin kararı değildi. Bu, siyasetin kendi kendine verdiği bir mesajdı: “Bu rozet, taşıyamayana ağır gelir.”
Bugün CHP’ye baktığımızda ise tablo çok daha dağınık.
Tanju Özcan ile ilgili tartışmalar uzun süredir kamuoyunun gündeminde. Hasbi Dede hakkında yargıya taşınan ciddi iddialar var. Ve son olarak Uşak’ta ortaya çıkan bu durum…
Her biri ayrı dosya, ayrı kriz. Ama hepsinde ortak bir çizgi var: Kararsızlık.
Önce sessizlik… Sonra refleksif savunma… Ardından “inceleme başlatıldı” cümlesi… Ve en sonunda gelen bir özür…
Ama siyaset, bu kadar uzun süren tereddütleri kaldırmaz. Çünkü kamuoyu, geciken adımı “irade eksikliği” olarak okur.
Bu mesele sadece bugünün meselesi değil.
Tarihe baktığınızda, güçlü devlet geleneği olan toplumlarda siyasetçinin kişisel hatası ile kamusal sorumluluğu arasına kalın bir çizgi çekildiğini görürsünüz.
Osmanlı’da bir vezirin adı şaibeye karıştığında, görevden alınması için mahkeme kararının çıkması beklenmezdi. Devletin itibarı, şahsın kaderinden daha önemliydi.
Tanzimat Dönemi ile birlikte bu anlayış daha da kurumsallaştı. Bürokrasiye giren herkes şunu bilirdi: “Şahsın hatası devlete yük olamaz.”
Batı’da da durum farklı değildi. 1970’lerde patlayan Watergate Skandalı sonrası ABD Başkanı Nixon, yargı kararını beklemeden istifa etti. Çünkü mesele hukuki değil, siyasi meşruiyetti.
Japonya’da bir bakan, küçük bir etik ihlal sonrası kameraların karşısına çıkıp görevini bırakır. Avrupa’da bir siyasetçi, özel hayatındaki bir skandalın kamuya yansımasıyla istifa eder.
Çünkü bu sistemlerde siyaset, “yakalanana kadar devam et” mantığıyla değil, “itibar kaybı başladığında çekil” anlayışıyla yürür..
Türkiye’de ise bugün iki farklı refleks yan yana duruyor.
Bir tarafta, Adapazarı örneğinde olduğu gibi hızlı, keskin ve tartışmayı büyütmeden yapılan bir müdahale… Diğer tarafta........
