menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşme… Terörsüz Türkiye ve Millî Birlik, mazinin mirası, istikbâlin dayatmasıdır!

19 0
14.08.2026

E. Yarbay Halil Mert yazdı;

MİLLİ DAYANIŞMA VE TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞME...

TERÖRSÜZ TÜRKİYE VE MİLLÎ BİRLİK, MAZİNİN MİRASI, İSTİKBÂLİN DAYATMASIDIR.

SEVR BENZETMESİ, BÜYÜK TÜRK MİLLETİ’Nİ RENCİDE ETMEKTİR.

Kamuoyunda "Terörsüz Türkiye" hedefi doğrultusunda tartışılan yasal düzenleme, tam da maksadına ve ruhuna uygun bir isimle tarihe not düşüyor: Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşme Yasası. Meseleyi sığ bir siyasi çekişmeye hapsetmek isteyenlerin aksine, bu adlandırma devletin ve milletin geleceğini şekillendirecek bir iradenin tezahürüdür.

Bugün kamuoyunda sıkça sorulan bir soru var: "Madem bu mesele konuşulabiliyordu, daha önce neden konuşulmadı?" Bu sorunun cevabı, sahadaki askerî hakikatlerde, geçmişin idari hatalarında ve devlet aklının ulaştığı bugünkü özgüvende gizlidir.

Bu bir taviz değil, kazanılmış bir sonucun kalıcılaştırılmasıdır…

Türkiye, terörle mücadelesinde tarihi bir eşikten geçiyor. TBMM'de kabul edilen ve kamuoyunda “Terörsüz Türkiye Yasası” veya “Çerçeve Yasa” olarak anılan düzenlemenin resmî adı bile aslında neyin amaçlandığını anlatıyor: Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun. Bence bu isim son derece isabetlidir.

Çünkü Türkiye'nin bugün ihtiyacı olan şey yalnızca silahların susması değildir.

Türkiye'nin ihtiyacı; terörün sona ermesi, millî birliğin güçlenmesi, toplumsal bütünleşmenin sağlanması ve devlet ile millet arasındaki güven bağının daha da kuvvetlendirilmesidir.

“Madem daha önce konuşuluyordu, neden daha önce bitmedi?”

Bu soru çok soruluyor. Cevabı aslında çok basit: Çünkü şartlar aynı değildi. Türkiye daha önce de terörün sona ermesini istedi. Daha önce de görüşmeler yapıldı. Daha önce de hukuki düzenlemeler hazırlandı. Fakat süreç hedefe ulaşmadan sona erdi. Çünkü devlet ile terör örgütü arasında bir irade mücadelesi vardı.

Ve o dönemde PKK, Türkiye'nin istediği biçimde kontrol altına alınabilmiş değildi. Örgüt yeniden hendekler kazdı. Şehirlerde silahlı yapılanmaya girişti. Devletin egemenliğine meydan okudu. Bugün ise şartlar değişmiştir.

Türkiye'nin askerî gücü değişmiştir. İstihbarat gücü değişmiştir. Savunma sanayii değişmiştir. İHA ve SİHA kapasitesi değişmiştir. Elektronik harp kapasitesi değişmiştir. Sınır ötesi operasyon kabiliyeti değişmiştir. Dolayısıyla geçmiş Türkiye ile bugünün Türkiye'sini aynı şartlarda değerlendirmek doğru değildir.

Neden dün değil de bugün? Askerî Zafer ve Milli Teknoloji…

Geçmişte terörü bitirme girişimlerinin akamete uğramasının, terör örgütünün yeniden hendekler kazmasının en büyük sebebi; devletin sahayı tam anlamıyla kontrol edememesiydi. İsrail’den kiralık alınan İHA’larla (Heron) terörle mücadele edilemeyeceği zamanla anlaşıldı.

Bugün ise tablo kökten değişmiştir:

Milli ve Yerli Teknoloji: Türk Silahlı Kuvvetleri, kendi geliştirdiği yerli savunma sanayisiyle terör örgütünü Türkiye sınırları içinde, Irak’ta, Suriye’de ve İran hattında bilfiil mağlup etmiştir.

Küresel Odakların Yenilgisi: Türkiye, sadece dağdaki teröristi değil; örgüte kamplarında açıkça destek veren Yunanistan’ı, İngiltere’yi, Fransa’yı ve Amerika’yı da sahada yenilgiye uğratmıştır.

Sahada Tam Hâkimiyet: TSK bugün örgütün eski sözde "sığınak" dediği bölgelerde kalıcı üsler kurmuştur. Hamilerinin "Kürtler bizi sattı" nidalarıyla yaşadığı hayal kırıklığı, örgütün artık tamamen köşeye sıkıştığının kanıtıdır.

Mehmetçik örgütü yenmiş, PKK masaya oturmak ve "aman dilemek" zorunda kalmıştır.

Mehmetçik PKK'yı ŞARTSIZ yendi…

Burada bir şeyi açıkça söylemek gerekir: Mehmetçik PKK'yı ŞARTSIZ yenmiştir.

Türk Silahlı Kuvvetleri, jandarma, polis, istihbarat teşkilatımız ve güvenlik güçlerimiz yıllarca süren mücadelede PKK'nın askerî kapasitesini ağır biçimde çökertmiştir. Ama Türkiye yalnızca PKK ile savaşmadı. PKK'yı destekleyen uluslararası ağlarla da mücadele etti.

Bir dönem Türkiye, İsrail'den kiraladığı Heronlar üzerinden terörle mücadele etmeye çalışıyordu. Bugün ise kendi İHA'sını, SİHA'sını, mühimmatını, haberleşme sistemlerini, istihbarat teknolojilerini ve savunma sistemlerini geliştiren bir Türkiye var.

Bu değişiklik sadece teknolojik bir değişiklik değildir. Bu, stratejik bağımsızlık değişikliğidir. Türkiye artık terörle mücadelede başkasının gözlerine, başkasının istihbaratına ve başkasının teknolojisine eskisi kadar bağımlı değildir.

PKK'nın askerî gücü değil, hareket alanı çökertildi…

Bugün PKK'nın Türkiye içinde, Irak'ta ve Suriye'de hareket alanı geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde daralmıştır.

Türkiye'nin sınır ötesindeki askerî varlığı, terör örgütünün hareket serbestisini ciddi biçimde sınırlandırmıştır.

Bu nedenle bugün yaşanan süreci “Türkiye PKK ile anlaşmaya oturdu” diye okumak eksiktir.

Daha doğru okuma şudur:

Türkiye, askerî ve istihbarî üstünlükle örgütün hareket alanını daralttı; şimdi bu sonucu hukukî ve toplumsal bir zemine taşıyor.

İşte bu nedenle bu yasa bir başlangıçtan çok, bir sonucun hukukî çerçeveye dönüştürülmesidir.

Fakat devlet geçmişte hep doğru mu davrandı?

Hayır. Bunu söylemekten korkmamak gerekir. Çünkü devletin büyüklüğü, hiç hata yapmaması değildir. Devletin büyüklüğü, yaptığı hatayı görebilmesidir. Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da geçmişte köyler boşaltıldı. İnsanlar yerlerinden edildi. Bazı köyler güvenlik gerekçeleriyle boşaltıldı ve yakıldı. Bölgede yaşayan insanların devletle ilişkilerinde derin kırgınlıklar oluştu.

Şimdi siz bana “Bunların psikolojik etkisi bitti” diyebilir misiniz? Hayır. Bir insanın evini, köyünü, toprağını kaybetmesi sadece ekonomik bir mesele değildir. Bu, hafızaya yazılan bir travmadır.

Hafızadaki yaralar, sürgünler ve insani tahribat

Bir çatışmayı kalıcı olarak bitirmek, sadece silahların susmasıyla değil; gönüllerdeki kırgınlıkların tamir edilmesiyle mümkündür. Geçmişte devlet adına yapılan idari hatalar ve dar görüşlü yaklaşımlar, terörün beslendiği psikolojik bataklığı derinleştirmiştir.

Unutulmayan sürgünler ve önyargılar:

Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimiz yıllarca adeta birer "sürgün bölgesi" olarak görüldü. Disiplinsiz, liyakatsiz ya da ilgisiz memurların bu kritik bölgelere gönderilmesi, bölge halkı ile devlet arasındaki bağı zayıflattı. Oysa o bölgelere devletin en adil, en birikimli memurları gönderilmeliydi.

İtimatsızlığın ağır izi:

Şırnak’ın bir köyünde, kendi oğlu Denizli’de, İzmir’de askerlik yapan bir anayı düşünün... Mehmetçik köyüne geldiğinde evladını hatırlayıp ana yüreğiyle bazlama, börek, ayran yapıyor. Ancak zehirlenme korkusuyla komutanlar o yemeği askere aldırmıyor; Mehmetçik aç kalıyor, bölgedeki lokantada bile yemek yiyemiyor. İtimatsızlığın bölge halkı üzerinde bıraktığı o derin psikolojik tahribat kolay unutulacak bir iz değildir.

Anadilin masumiyeti ve "Nasılsın?" diyemeyen anneler:

Anadili, bir insana anasının sütü gibi helaldir. Geçmişteki Türkçe bilmeyen bir ananın, askerdeki evladını ziyarete gittiğinde Kürtçe yasağı yüzünden oğluna tek bir söz, bir "Nasılsın?" dahi diyemediği sahneler bu ülkenin vicdanını yaralamıştır. Kürtçe’nin resmi dil olmasından değil, helal olan anadilin yasaklanmasından bahsettiğimizde, bu ayrımcı aklın bölücülüğe nasıl hizmet ettiği açıkça görülmektedir.

Sözde milliyetçilik ve parçalanan aileler:

Bir dönem "En iyi Kürt, ölü Kürt'tür" diyen cahil ve bölücü söylemlere hak ettiği cevap verilemedi. Bu nefret dili yüzünden aynı toprağın evlatları karşı karşıya getirildi. Ağabeyi asker, kardeşi dağda; amcaoğlu korucu, diğer amcaoğlu terör örgütünde... Bu milletin evlatları dağda birbirini vurdu. Biz gözyaşının ve bu kardeş kavgasının sürmesini mi istiyoruz?

Devletin sürgün bölgesi olur mu?

Geçmişte Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun bazı bölgeleri adeta devlet memurlarının sürgün yeri gibi görüldü. İşini iyi yapmayan, disiplinsiz, rüşvet alan, vatandaşa kötü davranan, zalim veya ilgisiz memurların gönderildiği yerler olarak görülen bölgeler oldu. Oysa devletin yapması gereken bunun tam tersiydi. Türkiye'nin en kritik bölgelerine en iyi memurlarını göndermesi gerekiyordu. Çünkü devletin en zor coğrafyada en iyi yüzünü göstermesi gerekir.

Vatandaş devleti yalnızca karakoluyla, mahkemesiyle, vergi dairesiyle, askeriyle değil; insanıyla tanır. Bir öğretmen, bir kaymakam, bir doktor, bir polis, bir jandarma, bir memur devletin vatandaşın karşısındaki yüzüdür.

Bir Bazlama, Bir Börek, Bir Ayran...

Şırnak'ın bir köyünde yaşayan bir anne düşünün. Oğlu başka bir şehirde, Denizli'de, İzmir'de veya Türkiye'nin herhangi bir yerinde askerlik yapıyor. Anne oğlunu özlüyor. Oğlunu düşünüyor. Bazlama yapıyor. Börek yapıyor. Ayran hazırlıyor. “Mehmetçik yesin.” diye köyünden geçen Mehmetçiklere ikram ediyor. Ama güvenlik endişeleri nedeniyle bu yiyecekleri askerlere yedirmiyor ve reddediyorlar. Düşünün.

Şimdi kendinizi o annenin yerine koyun. O anne ne hisseder? Belki de daha kötüsü: “Devlet bana güvenmiyor.” Terör örgütleri sadece silahla mücadele etmez. Devlet ile vatandaş arasındaki güven bağını koparmaya çalışırlar.

Bu nedenle Terörsüz Türkiye'nin başarısı yalnızca dağdaki silahın susmasına bağlı değildir. Devletin vatandaşının gönlündeki yerinin güçlenmesine de bağlıdır.

Ana Dil meselesi: Bir anne, oğluna “Nasılsın?” diyemiyorsa...

Ben Kürtçenin Türkiye'nin resmî dili olmasını savunmuyorum. Türkiye Cumhuriyeti'nin ortak ve resmî dili Türkçedir. Ama bir insanın ana dilini konuşması başka bir meseledir. Bir anne düşünün. Oğlu askerdedir. Anne oğlunu ziyarete gider. Oğluna “Nasılsın oğlum?” demek ister. Ama Türkçe bilmiyordur. Kürtçe konuşması da yasaktır. Şimdi düşünün: Bu annenin içinde ne kalır?

Devlet kendi dilinden korkmayacak kadar güçlü olmalıdır. Türkçe Türkiye'nin ortak devlet dilidir. Kürt vatandaşımızın ana dilini konuşması ise Türk milletinin birliğini bozmak zorunda........

© Dikgazete.com