Çözüm sürecine Milli Görüş ve Ülkücü Hareketin bakışı ve çözüm önerileri
E. Yarbay Halil Mert yazdı;
ÇÖZÜM SÜRECİNE MİLLÎ GÖRÜŞ VE ÜLKÜCÜ HAREKETİN BAKIŞI VE ORTAK ÇÖZÜM ÖNERİLERİ
BÜYÜK TÜRKİYE İÇİN MİLLÎ GÖRÜŞ’E EK ÜLKÜCÜ BAKIŞIN BÜTÜNLÜĞÜ VE KÜRT VATANDAŞLARA ULAŞMA ZORUNLULUĞU…
Ortak Paydalar, Farklı Hassasiyetler ve Daha Objektif Bir Yaklaşım..
Türkiye'nin uzun y10001000ıllardır karşı karşıya bulunduğu en önemli meselelerden biri hiç şüphesiz terör meselesidir. Bugün “çözüm süreci” olarak adlandırılan tartışmaları sağlıklı bir zeminde değerlendirebilmek için öncelikle kavramları doğru yere oturtmamız gerekir.
Türkiye'nin temel meselesi bir “Kürt sorunu” değil, terör sorunudur. Ancak bu tespit, devletin geçmişte yaptığı yanlışları görmezden gelmemizi gerektirmez. Tam tersine, Türkiye'nin terörle mücadelesini başarıya ulaştırabilmesi için hem terör örgütünün ve onu destekleyen yapıların gerçek mahiyetini görmek hem de devletin geçmişte yaptığı hataları cesaretle kabul etmek zorundayız.
Çünkü devletin yaptığı yanlışı söylemek devlete düşmanlık değildir. Devleti sahiplenmek, devletin yaptığı her şeyi koşulsuz olarak savunmak anlamına gelmez.
Ve belki de bugün Türkiye'de en fazla ihtiyaç duyduğumuz ayrımlardan biri budur.
Türkiye’nin on yıllardır enerjisini sömüren, evlatlarını toprağa düşüren ve toplumsal dokusunu hedef alan meselenin doğru anlaşılabilmesi, her şeyden önce kavramların doğru tanımlanmasına bağlıdır. Bu coğrafyanın önündeki sorun yapay bir "Kürt sorunu" değil; kökleri hem dış mihrakların jeopolitik hesaplarına hem de içerideki yapısal akıl tutulmalarına dayanan organize bir terör ve adalet meselesidir. Meseleyi sırf dış güçlerin komplolarına havale edip kenara çekilmek ne kadar eksikse, geçmişin hatalarını görmezden gelmek de o kadar büyük bir gaflettir.
1. Sorun Kürtler değil, terördür!..
Öncelikle şu gerçeğin altını kalın çizgilerle çizmek gerekir: Kürt vatandaşlarımız Türkiye'nin sorunu değildir. Kürt vatandaşlarımız bu ülkenin vatandaşlarıdır; Türkiye'nin tarihinin, kültürünün, ekonomisinin, siyasetinin ve toplumsal hayatının ayrılmaz bir parçasıdır. Terör örgütü ise başka bir şeydir.
Bir vatandaşın Kürt olması ile PKK'nın mensubu veya destekçisi olması arasında nasıl bir fark varsa, Türk olmak ile terör örgütü karşıtlığı arasında da o kadar büyük bir fark vardır. Dolayısıyla: Kürt kimliği ile terör örgütünü özdeşleştirmek ne kadar yanlışsa, terör örgütünü Kürtlerin tamamının temsilcisi gibi göstermek de o kadar yanlıştır. Türkiye'nin önündeki mesele, Kürt vatandaşlarımızla değil, terörle ve terörün siyasi, askerî ve uluslararası bağlantılarıyla ilgilidir.
2. Terörün kaynağını sadece dışarıda aramak da yeterli değildir!..
Türkiye'deki terör meselesini yalnızca “dış güçlerin projesi” şeklinde açıklamak da meseleyi eksik değerlendirmek olur. Elbette terör örgütlerinin dışarıdan desteklendiği, silahlandırıldığı, eğitildiği ve Türkiye'ye karşı bölgesel projelerde kullanıldığı dönemler olmuştur. Ancak terörün içeride toplumsal zemin bulabilmesinin sebeplerini de görmek zorundayız. Bunda devletin geçmişte yaptığı bazı ağır hataların da etkisi olmuştur.
Özellikle 12 Eylül sonrasında Kürtçe üzerindeki yasakçı uygulamalar, vatandaşların kendi ana dillerini kullanmaları konusunda yaşanan baskılar, güvenlik politikalarının bazı bölgelerde yol açtığı mağduriyetler ve 1990'lı yıllarda yaşanan köy boşaltmaları gibi hadiseler, devlet-vatandaş ilişkisi açısından ciddi sorunlar meydana getirmiştir. Bunları görmezden gelmek, Türkiye'nin gerçek tarihini eksik okumaktır.
3. Devleti sahiplenmek, devletin her hatasını sahiplenmek değildir!..
Burada özellikle üzerinde durmak istediğim bir nokta var. Devleti sahiplenmek başka, devletin her uygulamasını koşulsuz savunmak başkadır.
Devletin bekasını savunmaktır, milletin bütünlüğünü savunmaktır, ülkenin bağımsızlığını savunmaktır, vatandaşın güvenliğini savunmaktır, hukuk devletini savunmaktır, devlet ile millet arasındaki bağı korumaktır.
Fakat devletin yaptığı bir haksızlığı, sırf devlet tarafından yapıldı diye savunmak devletçilik değildir. Zulümden yana olmak, devletten yana olmak değildir.
Bir devletin büyüklüğü, hiçbir zaman hata yapmamasında değil; yaptığı hatayı görebilmesinde, düzeltebilmesinde ve vatandaşının hukukunu koruyabilmesindedir. Dolayısıyla devletin geçmişte yaptığı yanlışları söylemek: “Devlete karşıyım.” demek değildir. Tam tersine: “Devletimin daha adil, daha güçlü ve vatandaşına daha güven veren bir devlet olmasını istiyorum.” demektir. Bu ayrım özellikle 1990'lı yılların değerlendirilmesinde büyük önem taşımaktadır.
Teşhisin doğruluğu: Zulmü sahiplenmek devleti korumak değildir!..
Terörün 1990’lı yıllarda tırmanışa geçtiği dönemde, devlet refleksleri içinde çok ağır yapısal hatalar işlenmiştir. 12 Eylül darbe rejiminin Kürtçe konuşulmasına getirdiği yasak, bu milletin bin yıllık harcına ve vicdanına vurulmuş haksız bir darbedir. Diğer diller serbestken bir halkın kendi lisanından mahrum bırakılması hiçbir adalet terazisine sığmaz. Benzer şekilde, emniyeti sağlanamayan köylerin yakılıp boşaltılması ve "Beyaz Toros" zihniyetiyle simgeleşen gayrihukuki uygulamalar, terör örgütlerinin propaganda değirmenine su taşımaktan başka bir işe yaramamıştır.
Devlet ebed-müddet anlayışı, devleti yönetenlerin yahut devleti temsil eden mekanizmaların yanlışlarını körü körüne sahiplenmeyi gerektirmez. Yapılan bir zulmü meşrulaştırmak devleti korumak değil, devletin adalet mefhumunu aşındırmaktır. O dönemde Türk milliyetçiliğinin bir kısmı, sahadaki sivil mağduriyetler merkez kamuoyuna doğru yansıtılmadığı için bu ayrımı netleştirmekte zorlanmıştır.
Oysa sahadaki gerçekliği kavrayan stratejik akıllar da vardı:
Eşref Bitlis Paşa: Kuzey Irak’taki aşiretler, Türkiye yanlısı Kürt partileri ve bölgenin mollalarıyla doğrudan temas kurarak çözümü yerli bir akrabalık eksenine oturtmayı amaçlamış, ancak karanlık bir tertiple şehit edilmiştir.
Osman Pamukoğlu Paşa: Teröre lojistik sağlayan dış menşeli -ABD asker ve helikopterlerine ateş açtırmakta asla tereddüt etmemiştir.- unsurlara karşı tereddütsüz irade koymuş, lakin dönemin siyasi karar alıcıları bu sahici caydırıcılığı sergilemekte çekingen kalmıştır.
4. 1990'lı yıllarda Türk Milliyetçiliğinin yaşadığı algı problemi!..
Terörün son derece azgın olduğu 1990'lı yıllarda devletin güvenlik politikaları toplumun geniş kesimleri tarafından doğal olarak desteklenmiştir. Ülkücü Hareket de devletin terörle mücadelesinin yanında durmuş, Türk devletinin ve millî bütünlüğün savunulmasını temel bir vazife olarak görmüştür.
Bu tavır, Ülkücü Hareketin tarihî karakteri bakımından anlaşılabilir bir tavırdır. Ancak burada önemli bir iletişim problemi ortaya çıkmıştır. Devleti sahiplenmek ile devletin her uygulamasını savunmak arasındaki fark yeterince anlatılamamıştır. Ülkücü Hareketin büyük ölçüde devletten yana tavır almasını fırsat bilen PKK çevreleri ve Kürtçü siyasetin bazı unsurları, zaman içerisinde şu algıyı oluşturmaya çalışmıştır: “Ülkücüler Kürt düşmanıdır.”
Bu iddia tarihî gerçeklikle bağdaşmadığı gibi, Ülkücü Hareketin kendi düşünsel kökleriyle de çelişmektedir. Fakat burada yalnızca karşı tarafı suçlamak yeterli değildir. Ülkücü Hareket de kendisini Kürt kökenli vatandaşlarımıza daha iyi anlatmak zorundadır. Çünkü siyasette yalnızca ne söylediğiniz değil, söylediğinizin toplum tarafından nasıl algılandığı da önemlidir.
5. Ülkücü Hareket kendini Kürt vatandaşlarımıza daha iyi anlatmalıdır...
Bence bugün Ülkücü Hareketin önündeki en önemli görevlerden biri budur. Kürt kökenli vatandaşlarımızın önemli bir bölümüne: “Biz sizin düşmanınız değiliz.” demek artık tek başına yeterli değildir. Bunun ötesine geçmek gerekir.
Şunu açık ve samimi biçimde anlatmak gerekir: “Biz sizi Türkiye'nin dışındaki bir unsur olarak görmüyoruz.” “Sizi bu milletin dışında görmüyoruz.” “Kürt olmanızı bir eksiklik veya tehdit olarak görmüyoruz.” “Kültürünüzü, tarihinizi, geleneklerinizi ve toplumsal varlığınızı reddetmiyoruz.” “Kürtleri ecdadımızın “Ekràd-ı Türkmenàn” dediği Kürt Türkleri olarak görüyoruz. Kürt, Türk’ün soydaşıdır, akrabasıdır, töresi terbiyesi birdir. Ana Dil farkı bir milleti bölemez.” “Dış Kürtler de, dış Türkler gibi bizim bir parçamızdır.” “Kürt Vatandaşlarımızın temsilcisi TBMM, dış Kürtlerin uluslararası zeminde temsilcisi ve Hàmisi Türkiye Cumhuriyeti’dir.” “Bizim itirazımız Kürt vatandaşımıza değil; etnik bölücülüğe, teröre ve Türkiye'yi parçalamaya yönelik projeleredir.”
Bu ayrım çok net biçimde ortaya konulmalıdır. Çünkü bir Kürt vatandaşımızın kendi kimliğiyle gurur duyması ile Türkiye'nin bölünmesini istemesi aynı şey değildir. Bir insan hem Kürt kimliğiyle gurur duyabilir hem Türk Milleti’nin ayrılmaz bir parçası olduğunu iliklerine kadar hissedebilir...
Ne demişti Ziya Gökalp 100 yıl önce; “Nerede Kürt’ü aradıysam Türk’ü buldum. Bir Türk ki Kürt’ü sevmiyor, bilin ki Türk değil. Bir Kürt ki Türk’ü sevmiyor, bilin ki Kürt değil.”
Sahadaki sosyoloji ve "Ekrad-ı Türkmenan" gerçeği...
Güneydoğu ve Doğu Anadolu yekpare, homojen ve tek bir siyasi kalıba dökülebilecek bir havza değildir. Şanlıurfa, Mardin ve Diyarbakır hattındaki zihni ve dini yapılaşmalar ile Muş, Bitlis ve Van havzasının toplumsal dokusu arasında belirgin sosyolojik farklar bulunur. Tıpkı Çorum ile Tekirdağ’ın kültürel nüansları barındırması gibi, Doğu havzasının kendi içinde de........
