menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Horoz

13 5
21.01.2026

Tahir Bey’i uyku tutmamıştı. Yatakta doğrulup karısını göremeyince onun iki gecedir bitişik odada uyuduğunu anımsadı. Yılların alışkanlığı iki gecede kaybolmuyordu. Bütün gece uyuyamamış, yatakta dönüp durmuştu. Kalktı, odanın kapısını aralayıp baktı: Karısı öbür odada da yoktu. Mutfaktan çatal bıçak sesleri geliyordu. Pencereye gidip dışarıyı izledi. Güzel bir gündü. Çınarın kurumuş yaprakları sabah güneşinde altın suyuna batırılmış gibi parlıyordu.

Banyodan çıktıktan sonra bir anda karar verip üstünü giydi, aynada kendini inceledi, kapıdan çıkacağı sırada karısının sesini duyup döndü. Mutfaktan çıkmış, ona bakıyordu.

“Nereye bu vakitte, Tahir Bey, kahvaltı hazırlamıştım?”

Hazırlıksız yakalanmıştı, diyecek şey bulamadı, böyle şeyler yapmaya alışkın değildi. “Hava güzel, çıkıp biraz dolaşacağım,” diyebildi.

“Kahvaltı yapmadan çıkmazdın sen, Tahir Bey.”

Yıllar var ki evdeki bu kuralı ilk kez bozuyordu. Karısına kırgındı ama bunu ona tavır olsun diye yapmıyordu; dışarı çıkmak istiyordu, hepsi bu. Kahvaltı yapmadan çıkarsa karısı onun sessiz bir savaş başlattığını sanacak, karşılığında o da sessiz bir taarruza girişecekti ki artık böyle şeyleri kaldıracak hali yoktu. Trençkotuyla fötrünü yavaşça çıkarıp vestiyere astı, kahvaltı masasına doğru yürüdü, uyurgezer gibiydi. Kahvaltılarını sessizce yaptılar. Tahir Bey peynirli yumurtaya çatalını dokundurmamıştı, oysa çok severdi.

Kadın sonunda dayanamadı. “Tahir Bey, bana kırgın olduğunu biliyorum. Ama beni yanlış anladın. İkimiz de yaşlandık, o işler bizden geçti artık. Sırt ağrısından yatakta dönüp duruyorum, sen de rahatsız olma diye düşündüm. Sere serpe uyursun işte.”

Güldü. Gönül alıcı konuştu:

“Çıkar bunları kafandan, Tahir Bey, bazen çocuk gibi davranıyorsun vallahi!”

Tahir Bey, cadde sokak bir süre dolaştı, yürürken kendini huzurlu hissediyordu. Emekliler Parkı’nda oturup kuşları izledi, oradan kalkıp Veysel Usta’nın Ocakbaşı’na gitmeyi düşündü ama vakit henüz erkendi. Horozcular Kahvesi’nin önünden geçerken içerden gelen sesleri duydu. Horoz dövüşünü içi kaldırmazdı; bazen gelir, kafasını saran birkaç emekliyle sohbet eder, çayını içer giderdi ama can sıkıntısı baskın geldi, içer girip ringin uzağında, bahisçi olmayan müdavimlerin yanında boş bir sandalyeye oturdu.

Horozlar sıçrayıp göğüs göğse çarpışırken ringin çevresindeki bahisçiler de onlarla birlikte sıçrıyor, horozlar hamle yaparken coşuyor, seviniyor, kızıyor, küfürler savuruyorlardı. Horozlardan biri beyaz, öbürü ateş kırmızısıydı. Islanmışlardı, mosmor olmuş ibiklerinden kan akıyordu. Ateş kırmızısının sahibi yumruğunu sallıyor, “Raki, haydi oğlum, çak gözüne, indir onu!” diye bağırıyordu.

Ateş kırmızısı rakibine aman vermiyor, tüyler havada uçuşuyor, kanatların rüzgârı kalabalığın yüzüne çarpıyordu.

Beyaz, yediği üst üste darbelerle sersemlemiş, sıçrayışları zayıflamıştı;........

© dibace.net