menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hıyar Üreticisi ve İçerik Üreticisi: Üretim Yanılsaması Üzerine…

22 0
09.01.2026

Geçen akşam televizyonda bir yarışma programı izliyordum. Yarışmacılardan biri kendini tanıtırken “Ben içerik üreticisiyim” dedi. Sunucu başını salladı, seyirciler alkışladı, ben ise o anda duraksadım. İçerik üreticisi… Bu ifadeyi son yıllarda o kadar çok duyuyoruz ki, artık sorgulamadan kabul ediyoruz. Ama o akşam, bu iki kelimenin yan yana gelişindeki tuhaflık beni düşündürmeye başladı.

Klasik üretimde cümle nettir: “Mobilya üretiyorum”, “Ayakkabı imalatı yapıyorum”, “Ekmek yapıyorum.” Ortada somut bir şey vardır, başı ve sonu bellidir. Peki “içerik üreticisi” ne üretiyor? İçerik. Peki içerik ne? Video, metin, fotoğraf; itiraf, öfke patlaması, dedikodu, manipülasyon… Hepsi aynı kaba “içerik” diye atılıyor. Peki bu içerik neyin içine konuyor? Platformun ekranına mı, algoritmanın veri havuzuna mı, izleyicinin zihnine mi?

Bu belirsizlik masum değil. “İçerik üreticisi” kavramı, tam da özne olma hissi verirken neyin üretildiğini görünmez kılan bir dil oyunu gibi işliyor.

Üretici mi, Ürün mü?

Modernizm insanı bir hayli pasifleştirmişti. Sanayileşmeyle birlikte işçi, üretimin yalnızca bir aşamasına muhatap oluyordu. Bir otomobil fabrikasında çalışan kişi, otomobilin tamamını görmeden, sadece bir vidayı sıkarak günlerini geçiriyordu. Marx buna “yabancılaşma” dedi: İşçi, ürettiği üründen, emek sürecinden ve nihayetinde kendinden kopuyordu. Varoluşçu düşünce ise bize şunu hatırlatır: İnsan kendini eylemleriyle var eder. Peki bugün “içerik üretmek” nasıl bir eylem? Dijital platformlar, “Herkes üretici olabilir!” sloganıyla insanlara özne olma vaadi sunuyor. Kendi kanalın, kendi içeriğin, kendi kitlen… Ama burada bir terslik var. Fabrika bandındaki işçi ürettiği malı görmezdi; içerik üreticisi ise ürünün bizzat kendisi haline geliyor. Sureti, sesi, duyguları, mahremiyeti, hatta ailesi ve çocukları, hepsi “içerik”e dönüşüyor.

Guy Debord, 1967’de yazdığı “Gösteri Toplumu”nda şöyle demişti: Artık yaşamıyoruz, yaşadığımızı sergiliyoruz. Bu öngörü bugün tamamen gerçekleşmiş durumda. İçerik üreticisi, kendini özne sanırken aslında platformun algoritmasını besleyen ham maddeyi üretiyor. Peki asıl ürün ne? Dikkat süreleri, davranışsal veriler, reklam verenler için hedeflenebilir kitleler. “Bu videoyu seven şu ürüne de açıktır” diye modellenecek insan kümeleri.

Yani kişi kendini “üretici” zannederken, aslında meta olan bizzat kendisi oluyor.

Etik Boşlukta Üretmek

Bir sakız ürettiğinizi düşünün. Bu sakız birini zehirlese, hukuken sorumlusunuz. Üretim süreciniz denetleniyor, geri çağırma prosedürleri var, tazminat ve ceza mekanizmaları işliyor. Peki ya “içerik” üretiyorsanız?

Geçenlerde sosyal medyada bir video gördüm. Birisi “tımarhane” kelimesinin etimolojisini anlatıyordu. İddiaya göre, eskiden akıl hastalarını atları tımarlatarak tedavi ediyorlarmış, kelime de buradan geliyormuş. Çok hoş bir hikâye, insanın içini ısıtıyor. Tek bir sorunu var: Tamamen uydurma! Tımarhane, Farsça “timar” (bakım, tedavi) ve “hane” (ev) kelimelerinden geliyor; atlarla hiçbir ilgisi yok. Ama bu video binlerce kişi tarafından izlendi, paylaşıldı, doğru kabul edildi.

Başka bir örnek: “Kadın şöyle yaparsa kesin senden hoşlanıyordur”, “Erkek böyle davranıyorsa kesin aldatıyordur” tarzı içerikler. Bunlar, insanların en kırılgan olduğu alanda, ilişkilerde, kesinlik diliyle konuşuyor. Bağlam yok, kişisel geçmiş yok, bağlanma stilleri yok. Sanki insan davranışı bir sudoku gibi çözülebilirmiş gibi sunuluyor. Zaten güvensiz bir eş, “bak videoda da böyle diyordu” diye paranoyasına delil buluyor. Çiftler, kendi özgül........

© dibace.net