menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Performatif Siyaset: Kılıçdarlamak

24 0
16.09.2026

İZLE Çavuşesku’nun Termometresi 2’li Görüş İki Savaş Bir Yazar Cumhuriyet’in Edebiyatı Varsayılan Ekonomi Yakın Tarih Tümünü Gör

Çavuşesku’nun Termometresi

Cumhuriyet’in Edebiyatı

OKU Yazılar Röportajlar Çeviriler D84 INTELLIGENCE Asterisk2050 Yazarlar Kitap Yorum

D84 FYI Hariçten Gazel ABD Gündemi Avrupa Gündemi

Performatif Siyaset: Kılıçdarlamak

Modern siyasette iktidar yalnızca açık baskı veya popülist liderlik yoluyla kurulmaz; kimi zaman sakinlik, normallik, makullük, mağduriyet ve demokratlık performansı da performatif bir iktidar tekniğine dönüşebilir. Mesele yalnızca bir karakterin sahte olması değil; belirli siyasal normların tekrar tekrar icra edilerek gerçeklik kazanması ve rıza üretmesidir. Sakinlik, uzlaşmacılık, makullük ve demokratlık seçmenini eylemsizleştirerek de siyasal sermayeye dönüşebilir. Siyasal sıradanlık, hiçbir şey olmuyormuş gibi görünürken çok şeyin olmasına izin verebilir. Bu yazıda ise genel tartışmalardan farklı olarak iktidarın rıza üretim biçimlerinden ziyade 13 sene ana muhalefet liderliği yapmış bir ismin Türk siyasetinde “Kılıçdarlamak” diye bir kavramsallaştırma ile muhalif iktidarda konumlandırılması tartışmaya açılacaktır. 

GenZ Trendleri Siyasetin de Trendleri… 

Özellikle GenZ arasında yaygın olan hatta eğlence amaçlı konsept partiler de düzenlenen bir kavram var: performatif erkeklik… 

Bu kavram genellikle Butler’ın toplumsal cinsiyetin doğuştan gelmediğini, tekrarlanan pratikler ve normlar aracılığıyla üretilen performatif bir durum olduğunu savunan yaklaşımıyla ilişkilendiriliyor. Butler’a göre toplumsal cinsiyet kavramı, kimlik, öznellik ve siyasi faillik kavramlarıyla performatifliğin yinelenebilirliği bir faillik kuramıdır ve onu mümkün kılan bir koşul olarak iktidarın hesaba katılması bir zorunluluktur. Daha açık bir dille özne iktidardan ve onu yaratan koşullardan bağımsız değildir. Tıpkı ana muhalefet liderliği gibi… 

Peki GenZ bu kavramı ne olarak kullanıyor? Bir görüşe göre bu kavram, geleneksel toksik erkeklikten uzak, duyarlı ve feminist bir erkeklik imajının sergilenmesini ifade ederken; diğer görüş, bu performansın samimi bir değer benimsemesinden ziyade erdem sinyali verme veya manipülasyon amacı taşıdığını savunuyor. Türkiye’de düzenlenen konsept partiler genellikle performatif erkekliğin daha olumlu, kadınlar için güvenli ve güvenilir karakterlerini temsil ediyor. Fakat biz bu yazıda performatif erkeklik kavramını sahte ve manipülasyon amacı taşıyan bağlamda Türkiye’deki muhalif siyaseti okumak için kullanacağız. 

Otoriter Sağ Popülizm Karşısında Muhalefet Olmak 

Hannah Arendt, Stalin ve Hitler örneği üzerinden totali­ter liderlerin sonuna kadar kitle desteğine dayandıklarını ve bu destekle hükmettiklerinin hiçbir zaman unutulmaması gerektiğini savunmaktadır. 

“…iktidarda oldukları sürece totaliter rejimlerin ve hayatta oldukları sürece totali­ter liderlerin sonuna kadar “kitle desteğine dayandıklarını ve bu destekle hükmettikleri”ni unutmak çok daha ciddi bir hata olacaktır.”

Arendt totalitarizm çözümlemelerinin yalnızca 1940’larda değil dünya tarihinin her döneminde kullanılabilecek iktidar yöntemleri olduğunu belirtmiştir. Fakat bu yaklaşımın önemini muhalif politikacıların yeterince ciddiye almadığını düşünüyorum. Finchelstein, “Faşizmden Popülizme” adlı kitabında otoriter popülist liderlerin geçmişin faşizan uygulamalarını şiddet biçimlerini geliştirilerek demokrasiye nasıl uyguladıklarını anlatır. Faşizmin ise rıza üretimini kendi çağının devrimci yanı ile ilişkilendirir:

“Faşizm yeni bir siyasal düzen yaratması bakımından devrimciydi ama kapitalizmle ilişkisinde o kadar da devrimci değildi hatta kapitalizm için hiçbir zaman tehdit oluşturmuyordu.” 

Özellikle liberal sol siyaset, neoliberal düzenin siyasetinin sağ ideoloji üzerinden örgütlenmesini yalnızca değerler üzerinden eleştirmekte ve somut bir karşı anlatı üretememektedir. Sermaye ile sağ ideolojilerin simbiyotik bir ilişkisi vardır. Haliyle sağ ideoloji insanlara ezilenlerin hikayeleri ile sermaye patronlarının başarılarını aynı pakette sunarak etkili bir rıza üretmekte başarılıdır. Kapitalizmin vaatçiliği ile sağ ideolojinin “biz bir aileyiz/cemaatiz” örgütlenmesini bir arada pazarlarlar. En basit işçi hakkı aramanın ya da boykot kararının bile sermayeye karşı gelmek ve onu küstürmek olduğu ihtimaline yaslanan CHP gibi liberal sol partiler, seçmenlerine yalnızca laiklik, Atatürk ve hukuk gibi değerler üzerinden bir karşı anlatı sunabilmekte; ancak onların ekonomik sistem içerisindeki konumlarına ilişkin ikna edici ya da uzun vadeli inandırıcı maddi vaatler üretmekte zorlanmaktadır. Bu, sağ partilerin halka sunduğu vaatlerin daha gerçekçi olduğu anlamına gelmez. Fakat sağ siyaseti sermaye karşısında liberal sol yaklaşımlardan ayıran temel unsur, ekonomik ve toplumsal yükselme imkanını liyakat ve evrensel haklar üzerinden değil, bağlılık, sadakat ve siyasal yakınlık üzerinden kurgulamasıdır. Böylece sağ ideoloji, yalnızca mevcut düzene uyum sağlamayı değil, o düzen içerisinde bireysel olarak sınıf atlama ihtimalini de vaat eder. Bu vaat çoğu zaman toplumsal ölçekte gerçekleşmese de, belirli kesimler açısından fiilen gerçekleşebildiği için siyasal olarak inandırıcılığını korur. Sadece muhalefet olarak kalmayı planlayan partiler için bu sistem bir yere kadar sürdürülebilir, tıpkı Kılıçdaroğlu Dönemi’nde olduğu gibi. Fakat neoliberalizmin doymak bilmez sermaye birikimi mantığı, yalnızca değerler üzerinden kurulmuş bir karşı anlatının toplumsal ve ekonomik taleplere yanıt vermesini giderek zorlaştırmaktadır. Üstelik sol/sosyalist dinamiklerle iş birliği yerine hala sermaye ile koşulsuz uzlaşmayı ve sermayenin çıkarları ile çatışmayan bir siyasal hat izlemeyi tercih eden liberal sol, bu nedenle neoliberalizmin ürettiği eşitsizliklere karşı gerçek bir alternatif de sunamamaktadır. 

Kriz dönemlerinde sermayenin de hukuka herkes kadar ihtiyaç duyacağı bir alan açılmışken ve üstelik Z kuşağı sosyalizminin yükselişi sermayeyi riske atacak bir pozisyon alırken dahi liberal solculuk güvenli alanlarını terk etmekte zorlanmaktadır. Böylece sağ ideolojinin sermaye ile kurduğu simbiyotik ilişkinin ürettiği rızaya karşı etkili bir alternatif de oluşturulamamaktadır. Bu durumun en azından bir süre devamlılığını sağlayacak şüphesiz en etkili profillerden biri ise tartışmasız Kemal Kılıçdaroğlu idi. Nitekim parti içerisinde güçlü bir karizma veya belirgin bir liderlik kapasitesiyle özdeşleştirilmeyen, siyasal karakteri bakımından daha ziyade temkinli, uzlaşmacı ve çatışmadan kaçınan bir profilin ana muhalefet partisi genel başkanlığına yükselişini yalnızca kişisel siyasal becerileri üzerinden açıklamak başka türlü nasıl mümkün olabilirdi? 

Kötülüğün Sıradanlığı: Canavarlara mı, Sıradanlığa mı Yenildik?

Çağımızın otoriter popülist liderleri ve sermaye grupları, geçmişin mirasından sol siyasete kıyasla daha pragmatik dersler çıkararak iktidarın yalnızca çoğunluk seçmende rıza üretmekle değil, muhalif seçmeni de siyasal olarak yönetebilmekle sürdürülebileceğini kavramışlardır. Çünkü rejim tek merkeze toplandığında zaman geçtikçe büyüyen sorunların yaratacağı kitlesel tepkinin yönetilmesi rejimin güçlü kılınması adına önem taşımaktadır. Esasında solun her zaman tepeden baktığı sağ ideolojilerin mevcut olgusal gerçekliği daha entelektüel olduğu iddiası taşıyan sol cenahtan sıklıkla daha iyi okuduğunu söylemek zorundayız. Sadece okumakla kalmayıp kendi amaçlarına göre stratejiler de üreterek uzun soluklu iktidar başarılarını sürdürebilmişlerdir. Fakat bunları konuşmak sağ ideolojiyi okumak yerine övmekle aynı algılandığı için genellikle sol cenahta bu tartışmaların kavga çıkmadan sürdürülmesi bile çoğunlukla mümkün olmuyor. Çünkü kendi mahalleni eleştirmek, daha işlevsel ve kapsayıcı bir siyasal hat geliştirme çabasının parçası olarak değerlendirilmek yerine, kimi zaman “cancel kültürü”ne benzer bir dışlama ve itibarsızlaştırma pratiği olarak algılanmakta; dolayısıyla mevcut siyasal pozisyonları sorgulayan sesler, eleştirinin kendisi üzerinden baskılanmaktadır. Ya da tam tersi eleştiri gerçekten cancel kültürüne sebep olup sorunun çözümüne ulaşmak yerine aktörlerin itibarını zedeleyerek sağ siyasetin korunaklı profillerinin tam tersine sol muhalifleri politika alanının dışında itmektedir.

Tekrar Hitler Almanyası dönemine dönecek olursak Arendt totaliter liderlerin yalnızca halkın rızasını kazanmakla değil aynı zamanda emellerine ulaşmak için ürettikleri şiddet biçimlerini sıradanlaştırmakla, normalleştirmekle de başarılı olduklarını vurgular. Ve uyarır. Hitler gibi liderlerin canavar tabirleri ile mitleştirilmesi sorunludur. Kötülük sadece canavarlarla değil sıradan insanların desteği ile sürüdürülebilirdir. Kötülüğün sıradanlığı kavramı tam olarak bu yaklaşımın bir ürünüdür. Bu kavramını da yüzlerce Yahudiyi ölüme götüren birliklerde görevli Nazi Subayı Eichmann’ın 1961’de Kudüs Bölge Mahkemesi’nde izlediği davalarındaki gözlemlerine dayandırır. Sayısız suça karışmış Eichmann’ı “canavarca kötü” bir psikopat olarak değil, düşünme kapasitesini ve muhakemesini askıya almış sıradan bir bürokrat olarak değerlendirir. Çünkü Eichmann ben üstlerimden verilen görevi yaptım, yasal olarak bir suç işlemedim diyerek kötülüğü sıradanlaştıran sistemi bir şekilde dünya tarihi kayıtlarına da geçirmiştir. Tıpkı bir bürokrat gibi yaptıklarını görev icabı olarak tanımlar, kişisel ve etik sorumlulukları dışarıda bırakır. Ve Arendt herkesi........

© Daktilo1984