menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Besim Tibuk’un Yaşadığı “Oceanic Feeling”e Nasıl Tanık Oldum?

21 0
12.10.2025

Liberal Demokrat Parti, çocukluğu 80’li ve gençliği 90’lı yıllara denk gelen orta sınıf aile çocuklarının konforlu bir anarşizm alanıydı. Konforluydu çünkü hiç kimseye tehdit oluşturmayacak kadar zayıf bir seçmen tabanı vardı. Oysa o yıllarda, milli güvenlik tehdidi olarak tanımlanan İslamcı ve Kürtçü siyasi partilerin arkasında temsil ettikleri kimlik grupları duruyordu. Bu partiler meclise girebiliyor, ülke siyasetini etkileme gücüne erişebiliyorlardı.

LDP ise sıfırdan başlamış, bir yandan kentli ve eğitimli insanların ve diğer yandan bürokrasiden ve vergilerden bunalmış küçük ve orta boy işletmelerin ilgisini çekmeye çalışmıştı. Yani arkasında hazır kıta kalabalıklar da yoktu insanları bir araya getirecek hamasi bir dava söylemi de. İnsan beyninin en geç evrimleşen bölgelerine konuşan bir partiydi LDP ve halka, daha çok özgürlük kavramı üzerinden seslenen bir felsefe kulübünü veya derneği andırıyordu.

Bununla birlikte, Türkiye’nin meseleleri üzerine ikna edici şeyler de söylüyordu ve radikal hamlelerle ülkenin o yıllardaki siyasi ve ekonomik krizlerini çözmeyi vaat ediyordu. LDP için kutsanan ve tapılan devlet bütün sorunların kaynağıydı ve o zamana kadar sorgulanmayan bürokratik hantallıktan arındırıldığı anda piyasa, kendi mecrasında refah üretmeye başlayacaktı. İşin konforlu tarafı da burada başlıyordu. Türkiye’nin meselelerinden konuşurken ve devletin yarattığı yoksulluk ve adaletsizlikten şikayet ederken Kürtçü veya İslamcı damgası yemeden konuşabildiğiniz bir yerdi Liberal Demokrat Parti.

Türk halkı, Liberal Demokrat Parti’yi 28 Şubat sürecinde daha yakından tanıma fırsatı buldu. Zira, partinin genel başkanı Tibuk, askerin siyasete müdahalesine karşı çıkıyor ve o dönemin mağduru olan İslamcıları, demokrasinin selameti adına, müdafaa etmekten geri durmuyordu. Bu destek önemliydi, çünkü bu tip siyasi kriz anlarında, güçsüz düştüğünüzde ve korkutucu bir baskıyla yüz yüze kaldığınızda etrafınızda sizin için kendini riske atacak birilerini pek bulamazsınız. Tibuk böyle yapmadı ve topa girdi. Birçok İslamcı kendisini korumak için suskunluğu tercih etmişken o neredeyse her akşam bir televizyon kanalında askeri darbelerin, sivil alana yapılan devlet müdahalesinin ve bürokratik zihniyetin siyasi ve ekonomik maliyetlerinden bahsetti. Böylece, Kanal 7, TGRT ve Samanyolu TV gibi o dönemin muhafazakar televizyon kanallarında daha sık görünmeye başladı.

Tibuk muhafazakarlara onları dışlayan devleti küçültmekten ve siyasi ve sivil haklarına ancak bu şekilde kavuşabileceklerinden bahsetti. Tibuk’un bürokratik oligarşi dediği ve hantallıkla özdeşleştirdiği Ankara, o yıllarda karakterini Anıtkabir ile, hafta sonu iznine çıkmış üniformalı askeri okul öğrencileriyle, paşaların başrolde olduğu ve medyanın yoğun ilgi gösterdiği resepsiyonlar ile ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Devlet Opera ve Balesi, kuzey Avrupalı yazarların Devlet Tiyatrolarında sergilenen soyut oyunlarla tanımlıyordu. Tibuk ile muhafazakarlar, Ankara’ya baktıkları zaman kendilerine yakın gördükleri hiçbir şeyi bulamıyorlardı. İstanbul’da yaşayan bir işadamı olarak Tibuk’un Ankara bürokrasisine duyduğu alerji ile muhafazakarlığın cumhuriyete duyduğu öfke çok çabuk uyum sağlamıştı.

Muhafazakarlar Tibuk’tan ve o dönemin önemli liberal aydınlarından “bürokratik oligarşi” ve “askeri vesayet” terimlerini öğrendiler. 2002 senesinde iktidara geldikleri zaman ise kendi iktidar alanlarını korumak için bu liberal söylemlere sıkça başvurdular. Yine Tibuk’un parti programına aldığı başkanlık sistemi ve özelleştirme gibi başlıklar muhafazakarlar tarafından tepe tepe kullanıldı. Tibuk ise kendi önerilerinin nasıl istismar edildiğini izlemek zorunda kaldı. Hantal bürokrasi eleştirilerinin cumhuriyet düşmanlığına dönüşmesini istemezdi muhtemelen. Güçler ayrılığı olmadan başkanlık sisteminin otoriterlikten, rekabetçi bir piyasa yaratmadan yapılan özelleştirmelerin ise iktidar destekli tekellerden başka bir şey üretmeyeceğini de biliyordu. Bu yüzden, Tibuk da ilerleyen yıllarda kendini muhalif olarak tanımladı. Ancak ona dair akıllarda kalan, siyasi programına aldığı ilkeler veya günümüzde benimsediği muhalif duruş değil, 90’lı yılların sonunda oluşmaya başlayan ve onun siyasi mirasını gölgede bırakan persona’sı oldu.

Bu persona, Tibuk’u bir siyasetçi olarak ciddiye almaktan çok “siyasetin renkli siması” olarak tanımlamayı beraberinde getirdi. Zira Tibuk, bir genel başkan olarak kendisini hiç mistik bir havaya sokmadı. Genel merkez bürokrasisini, dönemin şan şöhret sahibi siyasetçilerle doldurmadı ve ismi o zamana kadar pek duyulmamış insanlarla siyaset yapmaya çalıştı. Bununla birlikte, Ankara siyasetine de uzak durdu. Birkaç milletvekilliği kontenjanı alabilmek için Ankara partileriyle ittifak kurmayı reddetti. Belki 2002 seçimlerinde, Doğru Yol Partisi ile ittifak yapsaydı, Tibuk ve partisi meclise girebilecek, Erdoğan’ın AKP’si ise tek başına hükumet kuramayacaktı. Ya da birçok liberalin yaptığı gibi AKP ile birlikte hareket etseydi, muhtemelen ilk........

© Daktilo1984