Rumeli Türküleri ve Atatürk
Atatürk’ün içinde Rumeli’ye karşı hep bir özlem vardır. Bunu birkaç yazıda anlatmaya çalışmıştım. Onlardan birinde Gazi, Büyük Taarruz öncesi cepheye gitmeden önce Keçiören’deki İhsan Eryavuz’un evinin bahçesinde bir yemek yediğini ve “Burası bana Rumeli’yi hatırlatıyor” dediğini ifade etmiştim. O Atatürk o yılların ağaçlık ve yeşillikler içinde bir cennet olduğu Keçiören’i hep Rumeli’ye benzetmiştir. Gazi için Rumeli; doğup büyüdüğü, çocukluğunu ve gençliğini bıraktığı ve de asla dönemeyeceğini bildiği özlem dolu bir yurttur.
Haliyle Rumeli türküleri özeldir onun için.
Falih Rıfkı, Çankaya’sında bize bunun örneklerini verir ve der ki; “Mustafa Kemal yalnız Rumeli folklor türkülerini mat sesi ile güzel ve tatlı söylemekle kalmaz, klasik alaturka musiki makamlarını da bilirdi (…) Gene o gece ilk defa türküler söylediğini işittim Bilhassa Rumeli türküleri söylerken, derin ve onulmaz bir gurbet ve sıla acısı gözlerinde yaşarırdı. O vatanı unutmaz, kaybettiğimiz Rumeli ve Makedonya topraklarının kır kokularını alır gibi, su ve çıngırak seslerini duyar gibi, bakışları uzaklaşa uzaklaşa sislenir, bizim içinde olmadığımız hâtıralara karışır giderdi” diye anlatır.
Falih Rıfkı yine aynı kitabında Ulu Önderin hasta yatağındayken iyileşmesi halinde Rumeli’ye gitmek istediğini söyler; “Yakınları son hasretlerinden biri, eğer iyi olursa bir yaylaya çıkmak, orada artık yalnız serin kaynak suları ve süt içmek olduğunu söylemişlerdi. Rumeli yaylalarındaki koyun sürülerinin çan sesleri kulağında, bu vatan ve millet kurtarıcısı bir gurbet ve sıla acısı içinde idi”.
‘Yakınları’ ifadesinden kastı ise manevi kızı Afet İnan’dır. İnan, Nisan/Mayıs 1938’de Ankara’daki son günlerinde, Ulu Önder’e Rumeli’yi hatırlaması için Keçiören’den bir bahar çiçeği getirdiğini, Gazi’nin çiçeği gördüğü zaman “yorgun ve hasta yüzünde bir neşe belirdi, ‘bahar........
