Bağlanma: Yakınlık ve Mesafe Arasında
Bu yazıya başlarken aklıma gelen ilk görüntü, The Kiss oldu. Altın tonların içinde birbirine sarılan iki figür… İlk bakışta tam bir bütünlük, tam bir yakınlık hissi verir. Ama biraz daha dikkatle bakıldığında, bu temasın içinde ince bir gerilim de hissedilir. Figürler birbirine temas ederken aynı zamanda kendi sınırlarını da taşır. Desenler farklıdır, ritimler farklıdır; biri daha akışkan, diğeri daha belirgin, daha keskin hatlar taşır. Sanki aynı anda hem birleşme hem de ayrışma vardır. Bu sahne bana ilişkilerdeki o tanıdık hâli hatırlatır: Yakınlık, yalnızca birleşmek değil; iki ayrı varlığın kendi sınırlarını koruyarak temas edebilme hâlidir.
Bu duyguya eşlik eden müzik ise Franz Liszt’in Liebesträume No. 3 eseridir. Bu eser, Alman şair Ferdinand Freiligrath’ın “O lieb, so lang du lieben kannst” (Sevebildiğin kadar sev) dizelerinden esinlenir. Şiirin özü, sevmenin ertelenemez olduğunu fısıldar: Sevebildiğin sürece sev; çünkü bir gün sevdiğin kişi orada olmayacak ve insan çoğu zaman söyleyemedikleriyle kalacaktır. Müzik ilerledikçe bu duygu derinleşir; melodi bir yandan yoğun bir yakınlık taşırken, diğer yandan geçiciliğin ve kaybetme ihtimalinin hassasiyetini içinde barındırır. Sanki her nota, sevmenin hem en güçlü hem de en kırılgan hâlini taşır. Bu yüzden dinleyende yalnızca bir huzur değil, aynı zamanda ince bir hüzün bırakır. Tıpkı bazı ilişkilerde olduğu gibi: Bağ kurmak isteriz ama o bağın içinde kaybetme ihtimali de vardır.
Psikolojik açıdan bakıldığında bağlanma, insanın erken dönem ilişkilerinde şekillenen ve yetişkinlikteki ilişkilerine taşınan temel bir örüntüdür. Bu alanda çalışan psikolog John Bowlby, insanın ilk bakım verenle kurduğu ilişkinin, ileride kuracağı duygusal bağların zeminini oluşturduğunu söyler. Yani bugün bir ilişkide nasıl yakınlaştığımız, nasıl uzaklaştığımız ya da nasıl tepki verdiğimiz, çoğu zaman geçmişte öğrendiğimiz bir “ilişki dili”nin devamıdır. Benim de çok etkilendiğim psikanalist, sosyolog ve filozof Erich Fromm’un vurguladığı gibi, sevmek edilgen bir duygu değil; insanın içinde durduğu ve emek verdiği bir eylemdir. Bu yüzden ilişkilerde yaşanan zorluklar çoğu zaman sevgisizlikten değil, sevme biçimlerimizin farklılığından doğar.
Bazı insanlar yakınlıkta rahat hisseder. Duygularını ifade edebilir, bağ kurarken kendini kaybetmeden kalabilir. Bazıları ise yakınlık arttıkça huzursuz olur; geri çekilir, mesafe koyar. Bazıları da tam tersine, ilişki içinde sürekli bir güven arayışıyla hareket eder; daha çok bağlanır, daha çok yakınlaşmak ister. Bu farklılıklar rastgele değildir. Her biri, bir zamanlar işe yaramış bir uyum biçiminin bugüne taşınmış hâlidir.
Romantik ilişkilerde bu durum daha da görünür olur. Birinin mesafe koyması, diğerinde yoğun bir kaygı yaratabilir. Birinin yakınlaşma ihtiyacı, diğerinde geri çekilme isteğini tetikleyebilir. Böylece iki kişi, aslında birbirine değil, kendi içlerinde taşıdıkları eski ilişki kalıplarına tepki vermeye başlar. Ve çoğu zaman çatışma, tam da bu görünmeyen yerde doğar.
İlk adım, bunu fark etmektir. Karşımızdakine verdiğimiz tepkinin sadece o ana ait olmadığını görebilmek.İçimizde yükselen duygunun biraz daha eski bir yerden geldiğini fark etmek. O an, otomatik olarak bildiğimiz yolu izlemek yerine bir an durabilmek.
Çünkü bazen mesele ilişkiyi değiştirmek değil; ilişki içinde kendimizle kurduğumuz teması değiştirmektir.
Bu hafta, ilişkilerde neden farklı şekillerde davrandığımıza ve bağlanma dinamiklerinin içimizde nasıl çalıştığına baktık. Gelecek hafta ise bu bağlanma biçimlerinin ilişkilerde nasıl tekrar ettiğini ve bu döngülerin içinde sevmenin nasıl mümkün olduğunu birlikte düşüneceğiz. Belki de mesele yalnızca bağlanmak değil; sevmeyi nasıl öğrendiğimizdir. Sevmenin bir duygu mu, yoksa bir beceri mi olduğunu, ilişkilerde sevgiyi nasıl kurduğumuzu ve nasıl ifade ettiğimizi birlikte konuşacağız.
İlişkilerde kendimizi daha iyi duyabildiğimiz bir yerde buluşmak dileğiyle.
Sevginin ve sanatın ışığında kalın,Psikolog / SanatçıZülal Ezgi Onat
