Birdenbire Oldu
Deleuze ve Guattari ‘nin birlikte yazdıkları Kapitalizm ve Şizofreni 2[1] “Üç Öykü veya Ne oldu?” başlığı ile açılır. İkili, bu başlık altında seçtikleri öykülere[2] tıpkı Kafka yapıtlarına girdikleri gibi[3] kurmacanın çoğul girişlerinden sızıp şizoanaliz[4] bir okuma hattını dolaşıma sokarlar.
Kurmaca ama özellikle öykü, mikro haritası ve şebekemsi karakteri ile bizi bilinmeyenlerle, fark edilmeyenlerle ilişkiye davet eder ki bu davet her zaman bir gizlilikle rabıtalandığı için özü gereği “Ne oldu?” sorusu üzerinden ilerler.[5]
İkilinin kurguyu odağa alarak yaptıkları şizoanaliz sadece moler bütünlerle (devletler, kurumlar, sınıflar) değil aynı zamanda moleküler parçalarla da (ilişkileri yapan parçalar, kişisel denetlemeler, sürüklenmeler, yön kayıpları vs.) ilişkilenip birbiri üzerinde kırılıp, pıhtılaşarak katlanan bir mikro politika yaylası açar.
“Yayla” kavramı Deleuze ve Guattari için hem hiyerarşik yapıyı reddeden merkezsiz bir felsefi kavramı hem de ontolojik ve politik olarak içinde barındırdığı “Yersizyurtsuzluk, Kaçış Çizgileri, Organsız Beden, Karşılaşma ve Öteki Oluş” gibi felsefi kavramlar ağıyla “deneyim protokollerine dayanan, yargısız okumalar[6] için elverişli bir direniş platosunu kullanıma sunar.
Deleuze ve Guattari’ye göre bu direniş hattında yapılan edebiyat temsilini Kafka’nın eserlerinde görürüz. Kafka’nın Almanca yazarken kullandığı “çığlığa benzer sözdizimi,” anadili Yidiş olan bir Yahudi için yersizyurtsuzluğu[7] imler. Bu yüzden Kafka’nın edebiyatı toplumsal yapıları zorlayan, onları hedef alıp söken bir edebiyat türüne; “Minör edebiyata” aittir. Kafka’nın hizmetçilere, memurlara, fahişelere büyük bir hayranlıkla yaklaşıp ötekine dair anlatılar kurması onu her şeyi devirerek ilerleyen edebi bir minör oluşa dahil kılar ki Deleuze’e göre minörden daha büyüğü, daha devrimcisi yoktur.[8]
Minör edebiyatın büyük ustasının hizmetçilere duyduğu hayranlıktan ve Deleuze’ün üç öykünün şebekemsi yapısını takip ederek açtığı merkezsiz yayladan esinlenerek Papin kardeşlerin hikâyesindeki kaçış çizgilerinin Genet’nin “Hizmetçiler” oyunuyla temasa geçtiği aralıkları takip etmeye çalışacağım.
Ancak kurgunun/oyunun çoklu girişlerinde dolaşmadan önce Kafka’nın hizmetçilere duyduğu hayranlığı onurlandırmak için gerçek hizmetçilerin; Papin kardeşlerin gerçek hikâyesine “Ne oldu” sorusu üzerinden gireceğim. Çünkü her şey olup bittikten sonra tavan arasındaki fare deliğine benzeyen odalarında çırılçıplak halde birbirlerine sarılmış olarak bulunan bu iki kız kardeşi anlatmadan Genet’inkiler de dâhil “Hizmetçilerin” trajik kaçış çizgilerinin[9] onurlandırılamayacağına dair sarsılmaz bir inanç taşıyorum.
Christine ve Lea Papin kardeşler 1933 yılının 2 Şubat gecesi yedi yıldır kusursuz bir itaatkârlıkla yanlarında hizmetçi olarak çalıştıkları Madam Lancelin ve kızını çekiçle parçalayarak öldürürler. Polisler eve girdiklerinde hanımefendi ve kızının gözlerini yuvalarından çıkarılmış halde merdiven basamaklarında, fail kardeşleri de tavan arasındaki odalarında birbirlerine sarılmış korkudan titrerken bulurlar.
Cinayetin detayları Papin kardeşlerin o güne kadar sergilediği itaatkâr kimliğin tamamen dışında bir vahşet içerir. Hanımefendi ve kızının gözleri henüz hayattayken çıkarılmış ve yüzleri tanınmayacak hale gelene kadar çekiçle parçalanmıştır.
Saldırının özellikle yüze, gözlere yapılması Deleuze’nin şizoid analizinde özel bir anlam taşır; “Yüz, konuşan, düşünen, ya da hisseden kişinin dış örtüsü değil imleyenin sıçramak istediği duvarı inşa eden bir dehşet hikâyesi oluşturur.”[10] Gözlerse bu yüzey makinasının her şeyi gören, yargılayan ve kayıt eden kara delikleridir. Bu bakımdan iktidarın izleyen, kayda geçiren gözleri cinayet işlenmeden hemen önce yuvalarından sökülüp işlevsiz hale getirilerek, hanımefendinin ölmekte olsa da hâlâ nefret ve şaşkınlıkla yargılayan otoritesi daha en başından cinayet sürecinin dışına itilmiş olur. Ancak Papin kardeşler efendilerinin otoriter kimliğini temsil eden yüzeysel makineyi (yüzü) ve yargılayıp, aşağılayan gözleri yok etmiş olsalar da kaçış çizgileri sonunda iktidarın alanına bağlandığı için kara, kumlu bir deliğe düşmekten kurtulamaz.[11]
Papin kardeşlerin işledikleri cinayetten sonra kaçmaya teşebbüs dahi etmemiş oluşları Deleuze’ün kurguya, özellikle öyküye dair sorduğu “Ne oldu” sorusunu ancak çıkış, giriş, kenar, geçit noktalarını el yordamıyla bulup ilerleyebileceğimiz çoklu anlatı zeminleri sunar.
Papin kardeşler de bütün hizmetçiler gibi sosyo-kültürel dillerinden ve ait oldukları topraktan ayrılıp hiyerarşik bir yapıya dahil olarak yersizyurtsuzlaşma hareketine yakalanmışlardır. Bu sebeple “yabancı topraklarda, havanın bile insanın kendi yurdundaki havaya benzemediği, sürgünün boğduğu, saçma sapan baştan çıkarmaların ortasında, kaybetmeye devam etmekten başka artık hiçbir şeyin yapılamadığı bir ülkenin[12] mukimi olarak belki yersizyurtsuzlaşmışlardır ama geldikleri sınıfın kodlarından çözülüp kapitalist ilişkilerin kodlamalarına takılarak yeniden iktidara sabitlenmişlerdir. Bu sabitlenme cinayetten sonra tavan arasındaki odalarından başka gidecek yer bulamamış olmalarını da açıklar. Bir ağ gibi etraflarını saran bu kodlamalar bütününde tavan arası, az önce yüzü paramparça edilerek öldürülmüş de olsa hâlâ hanımefendinin tavan arasıdır ve burjuva evinin hizmetçilere layık görülen eklentisidir.
Cinayetin işleniş biçimi dışında olaydaki en çarpıcı detaylardan biri de kız kardeşlerin bulunduklarında çıplak ve birbirlerine sarılı halde olmalarıdır. Üstten, telaşlı bir okuma bu soyunmanın pekâlâ kurbanlarının çeşitli vücut sıvılarıyla kirlenmiş elbiselerinden kurtulmak için olduğunu söylese de derin okuma çıplaklıklarının kardeşlerin iktidara sadece işlevleriyle bağlı oldukları (hizmetçi) kimlikten çözülme gayretlerini işaretler. Bu soyunmayla Lea ve ablası Christine için itaatkârlık, aşağılanma ve sadece........
