menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

CHP’nin Programı İktidar Getirir mi?

30 1
14.12.2025

CHP, Kasım sonunda yaptığı 39. Olağan Kurultayı’yla parti programını yeniledi. CHP’nin yeni programını herkes kendi bulunduğu ideolojik cepheden eleştirdi. Şüphesiz bu eleştirilerin hepsi ayrı ayrı kıymetli. Ancak ben bu makalede parti programı ve partinin yeni kadrolarını CHP’nin bütün muhalefeti bir araya getirme, alternatif sesleri susturmasa da en azından marjinalize etme argümanı üzerinden bir değerlendirmeye tabi tutacağım: “Öncelik bu iktidardan kurtulmak… Şimdi ‘ideolojik bakma’ zamanı değil…”[1]

Anlaşılabileceği üzere bu iddia, bütün çıkarlardan, çıkar gruplarından, pazarlıklardan ve kişisel ihtiraslardan bağışık, adeta kendisini memleket için ateşe atan bir siyasetçi profili anlatısına dayanır. Elbette kendisini bizler için ateşe atan “seküler azizlerimiz” anlatısının bir karşılığı olmalıdır. Yani bizlerden beklenen bir şeye karşı kurulmuş olmalıdır bu anlatı: “Seküler azizlerimiz” her ne yaparlarsa yapsınlar -daha dün yaptıklarıyla çelişseler dahi- alkışlamak ve hiçbir itiraz geliştirmeksizin sandıkta gidip edilgen birer nesne olarak muhalefete oy vermek.

Şüphesiz bu Türkiye’ye özgü bir durum değil. Örneğin ABD’de yaşanan kutuplaşma ve partizanlaşma eğilimlerine karşı yapılan araştırmalar, seçmenlerin rakip partiden demokratik ilkelere saygılı bir aday yerine kendi partilerinden anti-demokratik bir adayı tercih etmeye teşne olduklarını ortaya koyuyor.[2] Dahası siyaset sosyolojisinde kutuplaşma ikliminde insanların kendi politik kampından gelen yanlışları ve norm ihlallerini rahatlıkla mazur görebildiğine dair tespiti ifade etmek için ortaya atılmış “partizanlığın ahlaki esnekliği” (partisan moral flexibility) biçiminde bir kavram da var.[3]

CHP’nin Anti-Erdoğanizmleri ve Kutuplaşma

Bu durum Türkiye’de de yeni değil. CHP’nin 20 yıldır seçmenini konsolide etme yöntemi anti-Erdoğanizm. Elbette bu eğilimin mahiyeti Baykal, Kılıçdaroğlu ve Özel dönemleri için farklıdır. Ancak dayandığı karşıt, yani anti-Erdoğanizm ortaklaşmaktadır. Baykal döneminin grup konuşmaları incelendiğinde Baykal’ın hemen hemen hiçbir konuşmasında halkı muhatap almadığı, aksine Doğan Avcıoğlu’nun 1960’lardaki tabiriyle “zinde kuvvetlere”, yargıya, orduya, üniversitelere ve medyaya seslendiği görülmektedir. Bu dönemde Baykal, 1990’lardan devreden bir anlayışla, şeriat ve bölünme korkusunu öne çıkartırken, bu iki tehdidin de adeta Erdoğan’ın bünyesinde tecessüm ettiğini iddia eden bir söylemle anti-Erdoğanizmini kurguladı.

Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçildiği 2010 sonrasında ise bu kez “otoriterliği temsil eden Erdoğan” figürüne karşı “demokrasiyi temsil eden Kılıçdaroğlu” imajı öne çıkarıldı. Bu esnada parti tabanını genişletmek maksadıyla, bir yandan Baykal döneminin ötekileriyle, (Kürtler ve muhafazakârlar) aktörler bazında (Sezgin Tanrıkulu, Mehmet Bekaroğlu vb.) bir diyalog arayışı başlatılırken, diğer yandan da ekonomi, eğitim, adalet, eşitsizlik, sosyal adalet, demokratikleşme gibi hemen her alanda yeni yaklaşımlar geliştirdi.

2017 referandumuyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmesinin ardından ise aktörler bazında yapılan bu ittifak, siyasi partiler seviyesine taşındı. Dolayısıyla bu anlayışın eksik kalan yanı, tabanın tali bir unsur olarak görülmesinden ve ittifakın elitler düzeyiyle sınırlı kalmasından kaynaklı olarak halkın talepleriyle bu vaatlerin kesişiminin yeterli ölçüde yansıtılamamasıydı. Böylece iktidarın medya ve kamu gücüyle rekabet şansı olmayan muhalefet, iktidarın bir diğer büyük gücü olmakla beraber onunla rekabet edebileceği bir alan olan örgüt gücünden de yoksun kaldı. Bunun sonucunda, muhaliflerin büyük umut bağladığı 2023 seçimlerinde, muhalefetin kurumsallaşmayı yeniden tesis etmeye dayanan siyaset anlayışı yerine iktidarın toplumu kulturkampf üzerinden ayrıştıran siyaseti galip geldi. Bu da muhalefeti yaşam tarzıyla ilgili endişe duyan orta sınıfın egemen olduğu büyükşehirlere sıkıştırmak gibi bir sonuç doğurdu. Dolayısıyla iktidar, kulturkampf[4] siyasetiyle hem kendi oy tabanını hem de muhalefetin oy tabanını belirledi, bu ilişkiyi kendi lehine asimetrik bir biçimde kurdu.

Özel döneminin belirgin özelliği, anti-Erdoğanizmi siyasi kimliğin taşıyıcı kolonu olmaktan çıkartıp, onu daha eşitlenmiş bir rekabet zeminine geri çekme çabasıdır. Baykal döneminde “rejimi kurtarma”, Kılıçdaroğlu’nda “demokrasiyi kurtarma” şeklinde formüle edilen negatif çerçeve, Özel döneminde yerini şuna bırakıyor: “Biz de yönetebiliriz, devlet kapasitesini biz de kurabiliriz, sosyal devleti biz de inşa edebiliriz.”

Bu yaklaşım, CHP’nin “yönetebilirlik iddiasını” salt bir imaj inşası olmaktan çıkartıp gerçek bir yönetme kapasitesine dönüştürme arayışını içerir. Özellikle yoksulluk, istihdam, gençlik, sağlık, eşitsizlik, sendikal örgütlenme ve yerel yönetim performansı gibi somut alanlarda politika üretme çabası, partide uzun süre sonra ilk kez organik kapasite inşasının belirtileri olarak değerlendirilebilir. Özel’in dili, önceki dönemlerin normatif demokrasi savunusu ya da elitlere seslenen devletçi tonu yerine, gündelik hayatın sorunlarından türeyen daha toplumsal, daha yatay ve daha kapsayıcı bir siyaset kurma niyeti taşıyor.

Ne var ki bu organikleşme çabasının yanında, CHP’nin kadro siyaseti aynı ölçüde dönüşmedi. Partinin sağdan yaptığı elit transferlerinin sürmesi, yönetme kapasitesinin kurumsal ve toplumsal düzeyde değil, hâlâ büyük ölçüde vitrinsel bir imaj üzerinden kurgulandığını gösterir. Bu durum, Özel döneminin en belirgin çelişkisini oluşturur: söylemsel ve politik düzeyde toplumla kaynaşmaya çalışan, yerelle bağlantı kurmayı hedefleyen, toplumsal meseleleri merkeze alan organik bir yönelim; ancak bunun yanında inorganik elit ilişkilerinin sürdürdüğü bir kadro mimarisi.

Dolayısıyla Özgür Özel dönemi, CHP’de bir yandan gerçek yönetebilirlik kapasitesini göstermek isteyen bir toplumsal-politik yönelimi, diğer yandan ise yapay yönetebilirlik imajını sürdürmek isteyen geleneksel elit stratejisini aynı anda barındıran bir geçiş evresi olarak tarif edilebilir. Özel’in yarattığı yenilik, söylemde ve politika zemininde açık biçimde gözlemlenirken, partinin örgütsel yapısı ve kadro tercihlerindeki süreklilik bu yeniliği sınırlamakta, organik ve inorganik kapasite biçimlerinin bir arada var olduğu bir “ikili görünüm” üretmektedir.

Bu nedenle Özel dönemi, CHP’nin toplumla ilişkisinde yeni bir açılım sağlayan, ancak yönetme kapasitesi bakımından hâlâ tam olarak kurumsallaşmamış; potansiyel ile pratik, organikleşme ile vitrinsellik arasında salınan bir yeniden yapılanma momenti olarak değerlendirilebilir. CHP’yi biraz tanıyanlar, CHP içinde her zaman farklı gruplaşmaların olduğunu bilirler. Ancak buradaki önemli nokta, politika ve söylem belirleyiciliği, yani İngilizce tabiriyle CHP liderliğinin inner-circleını kimin oluşturacağıdır. Bununla ilgili emareleri ise kurultay sonrasında oluşan MYK ve PM’de görebiliriz. Her ne kadar Yalçın Karatepe’nin liderliğinde hazırlanan programın ekonomi ve sosyal devlete dair bölümleri 21. yüzyılın piyasa dostu devlet müdahalesi söylemiyle, yani Acemoğlu tarzı kurumsal reformlarla ayağa kalkacak bir ekonomi anlayışını klasik sosyal demokrasi söylemleriyle harmanlayıp, görece sosyal eşitlikçi ve sosyal adaletçi bir politika için kapı aralasa da kurultayda yapılan kadro değişiklikleri bu konuda bir kafa karışıklığı yaratıyor. Programa ve kadro tercihlerine dair kendi ideolojik eleştirilerimi saklı tutmakla birlikte bu yazının çerçevesinin dışına çıkmamak adına asıl sorumu soruyorum: Peki, bu kadrolar kimler ve bu kadroların ekonomi yaklaşımı CHP’ye seçim kazandırabilir mi?

CHP’nin Ekonomi Politikaları ve Dünya

Bu kadrolarla beraber CHP, ilk kez bu ölçekte uluslararası finans çevrelerini doğrudan hedefleyen bir ekonomi anlatısı kuruyor. Parti açısından yapısal bir yenilik olmakla birlikte, bunun küresel içe-kapanma, artan korumacılık ve stratejik otonomi arayışlarının damga vurduğu bir dönemde gerçekleşmesi dikkat çekicidir. Dünya ekonomisi artık 2000’lerin “küresel likidite bolluğu” döneminde olduğu gibi sermayenin hızla gelişen piyasalara akmasıyla tanımlanmıyor; tersine, ABD–Çin rekabeti, Avrupa’nın yeşil sanayi hamleleri, transatlantik ittifakındaki çatırdamalar, tedarik zincirlerinin bölgeselleşmesi ve gelişmekte olan ülkelerde borç kırılganlıklarının artması gibi dinamikler, yabancı sermayenin davranışlarını çok daha jeopolitik, temkinli ve seçici hâle getirmiş durumda. Böyle bir konjonktürde “yabancı yatırımcıyı ikna etmek” artık salt makro-teknik bir mesele değil; küresel güç blokları arasındaki konumlanmayla doğrudan ilişkili bir alan.

Bu nedenle CHP’nin yeni ekonomi anlatısı, yapısal bir yenilik olmakla birlikte, tam da dünya ekonomisinin açıldığı değil, içe kapandığı döneme girdiği bir eşikte geliştiriliyor. Öyle ki CHP’nin çiçeği burnunda Genel Başkan Yardımcısı Güldem Atabay, Ruşen Çakır’la yaptığı söyleşide şöyle diyor:

“Yabancı yatırımcı değişimden ürker, her yerde olduğu gibi. Ama Türkiye ekonomisinin geldiği aşama, finansal piyasalardaki derinliğin azalması… tüm bunlar yeni ve doğru kurgulanmış bir hikâyenin çok istekli bir şekilde satın alınmasına sebep olur. Biz tabii Türkiye’yi dolaşıp anlatacağız programı ama eş zamanlı olarak dünyanın finans uzmanlarına da aktarmak gerekecek. Biz Türkiye’yi yeniden bir yalnızca büyüme değil, sürdürülebilir bir kalkınma patikasına sokacaksak finansal piyasaların istikrarsız olduğu bir yer oynak bir zemin olur. Dolayısıyla sizin finans piyasalarındaki beklentileri de yönetmeniz ve pozitife çevirmeniz gerekir. Ben, CHP’den çıkmış programın somutlaştığı ve hükümet programı haline ve içi dolu dolu konuştuğu zaman o programda yabancı yatırımcıların bunu son derece olumlu karşılayacağını düşünüyorum (…) Yapısal birtakım sorunlar var. Onlara hitap eden, gelir modelini değiştiren, paylaşım modelini değiştiren ve yabancı yatırımcıya da bunu anlattığınız zaman ben ikna edeceğinizi biliyorum. O zaman çok daha coşkuyla buraya gelecekler. Sadece Türkiye tahvilleri ve hisse senedi piyasasına değil üstelik, ben doğrudan yatırımcı olarak o 2003-2008 döneminde yaşadığımız dalganın da tekrar ortaya çıkacağını düşünüyorum.”[5]

CHP’nin “yeni ve doğru kurgulanmış bir hikâyeyi” finans çevrelerine sunma stratejisi, teorik olarak rasyonel görünse de bunun gerçekleşme olasılığını belirleyen küresel koşullar artık Atabay’ın işaret ettiği 2003–2008 dönemiyle aynı değil. O yıllarda Türkiye’ye doğrudan yatırım akımını mümkün kılan unsur, küresel likidite bolluğu ve ABD’nin küresel liderliğini yaptığı neoliberal genişleme rejimiydi. Bugün ise yabancı yatırımcı stratejik sektörlere, güvenlik kaygılarına, bölgesel üretim ağlarına ve politik istikrara geçmişe göre çok daha bağlı hareket ediyor. Dolayısıyla CHP’nin “Türkiye’ye yeniden büyük sermaye dalgası gelebilir” varsayımı, ancak küresel konjonktürdeki bu yapısal dönüşümler hesaba katılarak değerlendirildiğinde gerçekçi bir zemine oturabilir (ya da mevcut haliyle kalacaksa oturmayabilir).

Nitekim iktidar ve Erdoğan da bunun farkında. Transatlantik ittifakının çatırdadığı, yani Batı’nın topyekûn emperyalizminin yerini emperyalistlerin iç mücadelelerinin aldığı bu ortamda Erdoğan’ın güvenlik kaygılarına temas ederek Avrupa’yı ikna etme çabasına bir süredir şahit oluyoruz. Bu çabayı Erdoğan’ın Mart başında yaptığı bir açıklamayla özetlemek mümkün:

“Avrupa’nın ayrılmaz bir parçası olarak, Avrupa Birliği’ne üyelik sürecimizi stratejik önceliğimiz olarak görüyoruz. Son dönemde yaşanan gelişmeler Türkiye-Avrupa........

© Birikim