menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Okay Temiz’le Söyleşi: “Ürettiğim Kültüre, Yarattığım Birikime Sahip Çıkılmasını İstiyorum”

28 0
26.07.2026

Türkiye’den dünyaya açılmış müzik deyince akla ilk gelen isimlerden biri Okay Temiz. Yetmiş yıldır sürdürdüğü profesyonel müzik hayatında, Anadolu folk müziklerini cazla birleştirdiği albümlerle, türün yeni dönemeçlerine öncülük edenler arasında yer aldı. İsveç’te ve Finlandiya’da yaşadığı otuz yıl boyunca çok sayıda Türkiyeli müzisyeni yanına alarak albümler kaydetti, dünyanın en önemli caz kulüplerinde ve konser salonlarında konserler verdi. Kendi icadı olan enstrümanlarla David Bowie’den Demis Roussos’ya birçok müzisyenden teklifler aldı. Efsanevi Okay Temiz’le bu yetmiş yıla dair konuştuk.

- Annenizin ut melodilerini henüz onun karnındayken dinlemeye başladınız. Bir yanda klasik Türk müziği, bir yanda Trakya’daki çiftlik hayatı ve orada Yunanistan, Bulgaristan radyolarında dinlediğiniz Balkan müzikleri birikimi, TRT radyolarında dinlediğiniz halk müziğimiz, bir yanda da pilot olan babanızdan gelen mekanik-teknik ilgi ve eğilim. Bütün bunların birleştiği bir zihin ve duygu dünyasıyla konservatuvara başlıyorsunuz. Konservatuvar yıllarınızdan biraz bahseder misiniz?

- Tabii, konservatuvara beni Musiki Muallim mezunu olan annem Naciye Temiz yolladı. Annem ut çalarken böyle senelerce ben de ona koltuğun kenarında, dum dum tek tek eşlik ederdim. Aşağıda gördüğün traktörün üzerinde büyüdüm. O traktörle ortaokula gidiyorum, Çatalca’da; sabahtan akşama kadar tarla sürüyorum, traktörle bütün o çiftliği yapan benim. Günde seksen tane amele taşıyordum. Çocukluğum çok renkli geçti.  

Ankara’da bir kemancı bana üç saat ders verdi. Neyse konservatuvara girdim ama ben davul mavul istemiyordum; trompet istiyordum, vermediler dişimden dolayı. Dedim trombon istiyorum; ona da, elin kısa, dediler. Kontrbas dedim, boyun kısa, dediler. Seni davulcu yapıyoruz, timpanici dediler. O nedir dedim ya, orkestrada böyle kazanlar var ya bekliyorsun bekliyorsun; iki tane vuruyorsun yine bekliyorsun, mesuliyetli bir şey ama hiç aklımda yoktu… Ve kızdırdılar beni; girince kendimi kapattım odalara çalıştım çalıştım. Bir senede metotları bitirdim.

Bir gün dikte sınavında bir hoca dolaşıyor, meğer Adan Saygun’muş. Benim kâğıdı çekti, “sen çık evlat” dedi. Çıktım bekliyorum, ne olacak diye. Dediler ki seni kompozisyona alacağız, şef olacaksın. İstemedim. Daha sonra sene sonundaki imtihanda, dikte imtihanı, hoca çok hızlı çaldı, çok kişi kaldı, ben de kaldım, konservatuvar sayfası kapandı.

Ne yapacağız? Ankara’dayız. Evi de oraya taşımıştık, çiftlik falan yok artık. Piyasada çalışmam lazım yani. Davulcu arıyorlar. Ben artık davulcuydum çünkü trompetçi olmadım. Evlerin altı kömürlük o zaman. Davulun parçalarını buldum sağdan soldan. Ondan sonra onları kurdum. Bir de ayna buldum ki hareketlerimi takip edeyim, kendimi kontrol edeyim diye aynadan. Annem babam, eyvah oğlan elden gitti! Bir giriyorum sekiz saat çıkmıyorum kömürlükten. Çalışıyorum çalışıyorum, zaten konservatuvarda çalışmışım, sonra devam ediyorum; ben bunu başaracağım, canına okuyacağım, dedim. Ondan sonra annem babam bir psikolog yolladılar bana, geldi öyle psikolog olduğunu söylemeden konuştuk biraz; sonra bir tane daha yolladılar. Okay elden gitti diye!

Ondan sonra işler geldi. Orhan Sezener, çok meşhur big band orkestrası vardı, o ekstralara gidiyordu. O geldi beni dinledi, evin telefonunu verdim; bir telefon geldi, dedi ki, Kulüp 47’de çalacaksın, çalar mısın filan yok, çalacaksın yani. Heyecan, kulüp 47 Ankara’nın en büyük yeri! Menderes haftada iki üç kere geliyor. İsrailli kemancı, çello çalan İtalyan, ben, bir de Şefik Uygüner diye bir piyanist vardı. Orada ben baya şey öğrendim. Sonra annemin arkadaşının ailesinin kulübü, Babylon, Türkiye’deki ilk Babylon, Ankara’da, oradan iş geldi. Sonra İstanbul’da Hilton’da, Ankara’da Ankara Palas’ta.

Bir de sanat okulunu bitirdim torna-tesviye bölümünü, askerlikte astsubay olma hakkım vardı, kendi isteğimle er olarak yapmak istedim orduevinde davul çalmak için. Cemal Gürsel’le tanışıklığımız vardı; ama acemilik eğitiminde Manisa’da, torpilli diye çok zulüm çektirdiler. Acemilik canıma okudu üç buçuk ay; sonra Ankara’da Orduevi’nde çalarken rahattım, orası bitince gece başka yerlerde de çalıyordum.

- Konservatuarda mevcut olan klasik müzik odaklı eğitim anlayışında halk müziğine bakış nasıldı? Konservatuvar eğitiminin mantalitesi ile o yıllarda ülkemizde egemen olan kültür politikaları arasındaki ilişki hakkında ne söylemek istersiniz?

Halk müziği o fasıllar vs. annem çalıyordu, ama onlar orada kaldı. Çatalca’da. Konservatuvarda bana yeni bir dünya açıldı. Latin müzik, işte o zaman pop müzik çok kaliteliydi zaten. Bir sürü grup kuruldu Ankara’da. Ben hep onlara girdim çıktım. Hepsinde çalıyordum; congalar, tumbalar çalıyordum o zaman. Kimsenin yapmadığı şeyleri yaptım. Lokanta olsun, gece kulübü olsun hep bir dans modası vardı o zaman.

Konservatuvarda halk müziği yasaktı. Yurtdışında da öyleydi. Halbuki gerzek bunlar yani. Hakikaten kafaları beyinleri ufak. Klasiğin çıktığı yer folklor…Nereden geldi klasik müzik, tepeden gelmedi. Etraftaki folku dinleyip çok sesli yaptılar.

İstanbul’da Şişli’de Kulüp X vardı; Beyoğlu’nda Kulüp Reşat vardı. Ben orada iki sene çalıştım. Biz sabah beşe kadar oradayız, başka kulübe gelmiş ünlü isimleri oradaki konserleri bittikten sonra bizim kulübe getiriyorlar; ah o resimleri bir görsen........

© Birikim