menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Onat Kutlar’ın Öykülerinde Huzursuzluk Biçimleri Ya da Duyguların Dolaşıklığı

22 0
25.01.2026

Onat Kutlar’ın öyküleri kırılgan sınırlarda, başka kapılara açılan eşiklerde, dışarısı ile içerinin sınır boylarında, ihlallerin mümkünlerinde ve bunların her an birbirine akabilme, karışabilme ya da birbirini yıkabilme ihtimallerinde dolanıyor. Zira Kutlar kendine, yerine yerleşememiş, yerleşmesi engellenmişlerin huzursuzluğunu yaşayanları, alışılageldik bakış ve algı tarafından tuhaf, tekinsiz olarak etiketlenenleri konu ediyor. Bu kişileri ıstırap çeken, buna kapanan, bunda kaybolan özneler/öznellikler olarak kurgulamıyor. Aksine kimi zaman sinir bozan neşeyle kimi zaman kendine dönen şiddetle kimi zamansa düş-gerçek arasındaki müphemlikle bu kişilerin yaygın, yerleşik, tanıdık ve otoriter gerçeğin, nizamın bünyesindeki problemleri ortaya çıkarmasını sağlıyor.

yüzyılın sonundan bugüne eğer gerçekten “Kimliklerin aşınması ve yeniden kimlikler inşa etmeye yönelik düşünümsel stratejiler sayesinde (...) kefenden başka bir şey dokuma imkânı açılıyor” ise (Haraway, 2023, s. 58) alışageldiğimiz ve bildiğimizin dışında bir anlatı için kendi sınırlarımızı, sınırlılıklarımızı da zorlamamız gerekmiyor mu? Hatta klişeleştiğini düşünerek burun kıvırdığımız, gerçekçi bulmayarak yüz çevirdiğimiz yahut çokça kullanılıp içi boşaltıldığı, tüketildiği için eskimiş, yetersiz bulduğumuz duygular, durumlar, kavramlara belki de yeniden dönmemiz. Örneğin huzursuz, tuhaf, tekinsiz, iğrence. Eğer ki sahiden “kefenden başka bir şey dokuma imkânı” varsa, bu ne ve nasıl olabilir?

İşte Onat Kutlar’ın öykülerinin bugün yeniden düşünülmesi gerekiyorsa bir sebebi bu, bunlar olsa gerek. Çünkü o, bugünün okur-yazarlarına öncelikle cüretkâr olmayı fısıldıyor: Huzursuz, tuhaf, tekinsiz olmaktan/yazmaktan/yaratmaktan korkma. Kurmacadaki bu fısıltı, Haraway’in Siborg yazısında yankılanıyor olabilir mi? Siborg yazısı diyor Haraway,

(...) Düşüş’e dair, dilden, yazıdan, İnsanoğlu’ndan önceki bir evvel-zaman-içinde tamlığını hayal etmeye dair olmamalıdır. (...) hayatta kalma gücüne dairdir; kökensel masumiyete dayanarak değil, kendisini öteki olmaya imlemiş olan dünyayı imlemeye yarayacak aletleri ele geçirmek sayesinde hayatta kalma gücüne dairdir.

Bu aletler çoğu zaman öykülerdir, yeniden anlatılan öyküler, doğallaştırılmış kimliklerin hiyerarşik ikiliklerini tersine çeviren ve yerinden eden versiyonlar. (Haraway, 2010, ss. 81-82)

Zira Onat Kutlar’ın öyküleri de ikiliklere karşı ihlallere, kaynaşımlara açılıyor. Huzursuz özneyi, tuhaf, tekinsiz olanı nizam ve iktidarın çizdiği haritaları ters yüz edecek bir tahayyül olarak ele alıyor. Bu duygularla, bunları yaşayanlar vasıtasıyla normun sınırını aşındırıyor. Kendimizi başka kapılara açık tutabilmeyi hatırlatıyor.

Ben bu yazıda öncelikle huzursuz, tuhaf, tekinsiz kavramlarına dair kısa bir çerçeve çizip bu kişilerin öykülerde kimler olduklarına, özelliklerine ve yazarın onları birer tehdit değil tahayyül öznesi olarak ele almasına odaklanacağım. İshak ve Karameke’deki öykü kişilerini Mark Fisher’in tuhaf ve tekinsiz ve Kristeva’nın iğrenç kavramlarıyla beraber düşünecek ardından yazarın öykülerindeki huzurbozan tercih ve tavrının, Donna J. Harraway’in başka bir yer ve canavarın karnından yazmak kavramlarıyla ilişkisine bakacağım. Konforlu düşünme, yazma alanlarına sıkışmışlığa karşı Onat Kutlar’ın erken dönemde bıraktığı işaretleri, sesleri dile getirmeye çalışacağım.

Huzursuzluk

Kutlar’ın öykülerinde huzursuzluk ele ayağa dolanmıyor, konuşamaz hâle getirmiyor. Karamsarlığa düşürmüyor, yok yere umut aşılamıyor. Öykülerdeki sesler, kokular, nesneler, mekânlar, hayvanlar ve elbette kişilerden dalga dalga yayılıyor. Peki nasıl bu denli dirimsel olabiliyor? Bir söz, ses bırakmak belki çekip gitmek, belki vazgeçmek. Ama illa bir devinime itiyor, teşvik ediyor.

Kutlar’ın her iki öykü kitabı kuşbakışı tarandığında yaşlılar, çocuklar, hayvanlar, işten kaçanlar, yalnızlar, ölmeye yatanlar, ölümü çağıran, ölüme atlayanlar, çatı ustasıymış gibi görünen çatı yıkıcılar, kendi istediği gibi kediyi kendisi yetiştirenler, hayal kuranlar, yok sayılanlar, erkekliği silahla, öldürmekle sınananlar, öldüremeyenler, hıncına yenik düşenler, özür dileyenler, deliler, aklı eksikler, kuşlarla konuşanlar, arzu ve tutkularını yaşayanlar, zenginle ve devletle derdi olanlar... yerleşecek oda, ev, köy, kasaba, şehir yer bulamamışlar, daha da ötesinde kendine -kendi bedenine, duygusuna, diline- yerleşememişler’le beraber kolektif huzursuzluk duygusunun öyküler üzerinde dolaştığı görülür.

Başka bir deyişle huzursuzluk izleği onun öykülerinde kişilerin zihin, duygu ve bedenlerinde; yüzeyde ya da derinde seyreder, pek çok öyküyü birbirine bağlar. Bu, kimi zaman dilden, davranıştan sızar kimi zaman öykü boyunca hayalet duygu olarak yaşanıp en sonunda dilde, davranışta tezahür eder. Vaktini sakince bekler yahut ona hazırlanır. Kişiyi edilgenleştirip durağanlaştırmaktan ziyade onu bir mümkün’ün, başka bir kapının/alanın, eşiğin kıyısına getirir: gitmek, yola çıkmak, uzaklaşmak hatta dövmek, öldürmek... Daha da önemlisi imkânsız bir anlama ve uyumlanma çabasından her ne pahasına olursa olsun vazgeçmek.

Zira onun öykülerinde huzursuzluk, bu huzursuz kişiler iyileştirilmeye çalışılmaz. Çünkü huzursuzluk sıkıştıran, üste çöken, kapanan/kapanılan, hastalıklı, öteki addedilene ait bir duygu olarak ele alınmaz. Bilakis açılmaya, genişlemeye, esnemeye meyyal bir izlek olarak sunulur. Kökeni, nedenlerinden çok şimdi ve sonrası’na odaklanılır. Hatırlamanın tetiklediği bir duygu, durum olarak yaklaşılmaz ona. Okura, olanlar oldu peki şimdi, ya sonrası sorularını sordurur. Okuru belirsizlikler ve şüphelerle baş başa bırakır. Hem birbirlerine hem de kişilere, mekâna, atmosfere yapışmış, kendi başlarına ya da beraber hareket eden, yer değiştiren tuhaf ve tekinsiz, tiksinti ve iğrenç de huzursuzlukta/huzursuzluk olarak da yankılanır.

Tuhaflık

Mark Fisher, “Ait olmayan şeylere tuhaf” (Fisher, 2020, s. 11) dediğimizi, “Tuhaflıklık için mühim olan şey[in] de tam olarak bu “gerçek anlamda dışında olma” (Fisher, 2020, s. 18) niteliği taşıdığını söyler. Kutlar da yaşa, bedene, aileye ev, köy, kasaba ya da şehir, ama illa bir mekâna/yere dahası işe, gerçekliğe, hayale... ait olmayanları konu eder. Bu kişiler kendilerinden beklenen oluşun, özneliğin, zihnin, duyunun, duygunun, deneyimin bulundukları an ve mekânın dışındalardır. Dikkatimizi çekerler. Onların bu tuhaflıkları karşısında hem haz duyarız hem de acı. Hatta bazen gülümser, güleriz bazen de şaşırır, donup kalırız.

Bu duygular arasında dolanır ya da salınırken öykü karakterleri de biz okurlar da bir çıkış kapısının eşiğine geliriz. Çünkü Fisher’in de belirttiği üzere tuhaflık, “bizim dünyamız ile başka dünyalar arasında yer alan bir çıkış kapısı” (Fisher, 2020, s. 21) olduğu gibi “...tuhaf kurgular her zaman için bize farklı dünyalar arasında bir eşik” sunar. (Fisher, 2020, s. 29) Ama tuhaflığın önemli bir yanı da tam da o arada kalarak, muğlak alandan çıkardığı ses, kurduğu cümle ile bazen bir bakış, bazen bir jestle tuhaf olmayanın, düzen içre olanın eksikliğini, yetersizliğini ortaya çıkarmasıdır.

Kutlar da kimi zaman bilinçaltları, rüyaları, uykuları kimi zaman uyku ile uyanıklık arası halleri, kimi zaman gözlerini açtıkları gerçekliğe bakarken huzurlu olmayan öykü kişilerinin bir bedene, dile, düşe, kimliğe, yaşa, konuma aile, iş, toplum, erkeklik kurumlarına ve elbette zamana, mekâna, düzene yerleşememişlikleri üzerinden düzenin tanımlarına, tamlığına, adlandırmalarına, sınırlarına, çerçevesine yapışmış bozukluğu, çarpıklığı, kötülüğü görünür kılar. Fisher, tuhaflığın bir tür düzensizlik olduğunu, bir şeylerin yanlış olduğu hissini uyandırdığını, tuhaf olarak nitelenen/addedilen/etiketlenen bir varlık ya da objenin aslında varolmaması, en azından burada olmaması gerektiğini çağrıştırdığını belirtir.

Buna karşın eğer söz konusu varlık ya da obje gerçekten buradaysa, bu zamana kadar dünyayı anlamlandırmak için kullandığımız kategoriler de geçerli değil demektir. Neticede tuhaf olan şey, yanlış değildir; yetersizlik bizim kavrayışımızda olsa gerektir. (Fisher, 2020, s. 17)

Görüleceği üzere bakışımızı salt tuhafa değil tuhaftan haraketle kendimize çevirmemiz gerektiğine işaret eder. Kutlar da “gerçek anlamda dışında olma” niteliği taşıyan karakterlerini yanlış, eksik, yetersiz, zayıf, dayanıksız, çıkışsız, tutunamamış vb. şekilde çizmez. Aksine böyle bakan, düşünen ve bunu ifade edenlerde yanlışlık olduğunu düşündürür.

Zira onun tuhaf özneleri varlar. Oldukları yeri sesleri, jestleri, mimikleri, dilleri ve eylemleriyle işaretler, doldururlar. Evet okur, onların akıllarının yerinde olup olmadığından, deli olup olmadıklarından şüphelenebilir. Gerçekler mi değiller mi, gerçekle bağları nedir? Bunlardan emin olamaz. Ama bunlar gerçekten okurun kendi sorunu olarak bırakılır. Beri yandan süper güçleri yoktur bu kişilerin. Gerçeküstü, fantastik de değillerdir. Hatta bazen onlardan tiksinip iğrendiğimiz de olmaz mı acaba?

İğrencin hoyrat bir acı olduğunu belirtir Julia Kristeva. İğrenç, karşısında aniden ve yoğun bir şekilde belireni, “Bulanık ve yitip gitmiş bir yaşamdan artkalanlardan kısmen hatırlar gibi olduğum, ama şu an benden tamamen ayrı ve tiksinç bir şey olarak yakama yapışan bir yabansılık” (Kristeva, 2024, s. 14) olarak adlandırır. İşte burası, Kutlar’ın öykülerinde okurun kendine dair gerçekliğin sınırına dayandığı yerdir. Tam da bu sebeple öyküde tezahür eden iğrenç, yine öykü içinde tuhafta yankılanıp okuru dışarıdan içeriye kavrar. Okur içindekini bir ünlem, bir ses, bir hareketle dışarıya bırakmayı, kendinden uzaklaştırmayı ister.

Horoz gibi öten büyükanne/tuhaf özne’nin yaşlı, bunak olarak görülmesi, ölen öldürülen kedilerden yükselen koku, yaşlı adamın ölmeye terk edilmesi, kaza yapan kamyona yapışmış deri parçaları, karamekenin tuzağa düşürülüp yakalanıp kafasının koparılması yani o kopuk baş, dövülen adamın yara beresi, şiddeti izleyenlerin memnuniyeti, başta iltihaplı bir çıban gibi duran bere... bunların hemen hepsi tükürülmek, atılmak istenir. Ancak iğrenci iğrenç kılan,

kirlilik ya da hastalık değil, bir kimliği, bir sistemi, bir düzeni rahatsız edendir. İğrenç, sınırlara konumlara ve kurallara saygı göstermeyen bir şeydir. Arada, muğlak ve karışmış olandır. Hain, yalancı, vicdan azabı duymayan suçlu, utanma duygusu olmayan tecavüzcü ve kurtardığını iddia eden katildir. (Kristeva, 2014, s. 17)

Bu ikili anlam göz önünde bulundurulduğunda Kutlar’ın öykülerinin her birine açılabildiği görülecektir. Örneğin büyükannenin onu anlamayan ve onu yaşlı, bunak olarak niteleyen çocukları, sorduğu sorulara kendisi cevap veren öldürme arzusuna yenik düşüp kadını vuran genç sevgili, çatı ustası Güleç Osman’ı polise şikâyet eden, oğlunun sıkıntısını anlamayan baba, konuşması bir türlü bitmeyen akıl veren komşu kadın, yaşlı sakallı kedi yetiştiren adamın kedilerini öldüren misafiri, İshak’ı öldüren, sığla ağacının dallarını koparan, karamekeleri avlayan başlarını koparan, at pazarında atları kırbaçlayanlar, düştükleri yerden zorla kaldıranlar... bu kişilerin hemen hepsi iğrenç şeyler hanesine kaydedilebilir.

Başka bir açıdansa normatif olanın, nizamın bakışından horoz gibi öten büyükanne, kendini ne gerçeğe ne rüyaya ne hayale ne geçmişe ne şimdiye ne geleceğe yerleştirebilen Hilmi, kuşları öldürmeyi reddeden öğretmen, içine sıkıştığı evin çatısını yıkan usta Güleç Osman’ın ardından yürüyen çocuk ve tabii ki usta, kedilerine ve onlarla kurduğu yaşama kapanan yaşlı sakallı iğrenç olabilir.

İşte Kutlar, nizamın dışında kalana yönelen bu bakışı böyle bakana yönlendirir. Okura zerk edilen normatif algı ayarlarıyla oynar. Acınası, zavallı, gülünç, çarpık ve iğrenç kimdir acaba? Bıraktığı şüpheler, belirsizlikler, boşluklarla kurmaca kişilerinde ve okurlarda ışıkların sızabileceği çatlaklar, delikler açar. Normatifin, nizamın bu bakışını da çıkış kapısının eşiğine getirir.

Tekinsizlik

Tekinsizlik, der Mark Fisher, “yokluğun yetersizliğinden ya da mevcduiyetin yetersizliğinden meydana gelir. Tekinsizlik hissi ya hiçbir şey olmaması gerekirken bir şeylerin olması durumunda ya da bir şeyler olması gerekirken hiçbir şeyin olmaması durumunda ortaya çıkar.” (Fisher, 2020, s. 63) Kimi zaman kişilerin kimi zaman mekânların hissettirdiği bir duygu olan tekinsizliği ele avuca sığmaz, kestirilemez, öngörülemez, bilinemez olmak doğurabilir. Bunun yanı sıra kısıtlama, engel, sınır da bu duyguyu uyandırabilir. Tehdit unsurları, tedirginlikler, olası riskler tekinsiz hissettirebilir.

Onat Kutlar’ın Hadi öyküsünde, kadın adama sarıldığı, belindeki silahı fark ettiğinde adam tekinsizdir kadın için. Bu gelişinde, soru sorup cevabı beklemeyip kendisinin vermesi gibi bir hastalığı olduğunu da öğrenmiştir. Bu ikisinin uyandırdığı tekinsizlik hissi mevcudiyetin -kişinin kendisinden sezdiği yetersizliğinden- kaynaklanmaktadır. Kediler’de sakallı yaşlı adamın yetiştirdiği kediler eve gelen ve burada kalmaya başlayan için bir tehdide dönüştüğünde bilgisine, sırrına eremediği bu kedileri ortadan kaldırmak ister misafir. Kediler, onun için tekinsiz canlılardır artık. Yunus öyküsünde annenin beşinci parmağı olmayan eli, eşkıya gibi duran at, çocuğun amcasının peşi sıra çıktığı sokak da tekinsizdir. Yürürken gördüğü kuş ölüsü, evlerin sessizliği, uzun duvarlar, tepesi kırık, gülünç şemsiyeli minare, mescit yıkıntısı, yapraksız dallarını çoğaltan çınar, isli tavan, eski hasır, kırmızı sakallı dünya kaçkını... tüm bu şeylerin yarattıkları tekinsiz atmosferle huzuru kaçan okur, amca Yunus’un mırıldaranarak ölüme kapanması, ölümle buluşması anını ürpererek ve bir tehdit olarak da izleyebilir. Dördüncü öyküsünde kahvede oyuna dördüncünün beklenmesi, gelenin önce uyuması, oyun oynarken kahvecinin iskambil kağıtlarını almasının ardından oynamaya kağıtsız devam edilmesi... Kül Kuşları’nda Gazel ve halanın kendi hikâyeleri, birbirlerinden sakladıkları, oyun aracılığıyla kendileri, geçmişleri, birbirleriyle kurmaya çalıştıkları temas bunların belirsizliği, hepsindeki boşluk, anlaşılamayanlar, eksik bilgiler tekinsiz kişiler, ilişki ve ortam yaratır. Mühür’de köy, sesler ve köylülerdeki sessizlik tüm bilinmezlik, kestrilmezlikleriyle tekinsizlerdir. Ve elbette Horozlar’da, Hadi’de, Yunus’ta... pek çok öyküdeki kediler ne zaman ne yapacakları kestirelemeyen, tedirgin eden, tehdit olarak algılanan, ürperten canlılar da. Hatta huzursuz, tuhaf öykü kişileriyle tekinsizlikten akrabalardır.

Öykülerde tekinsizlik, huzursuzluğu ve tuhaflığı derinleştirir. Boşluklar yaratır. Ve karanlık. Görememe, duyamamamaya işaret eder. Görünenin arkasındaki gerçeği eksikliği, yokluğu görünür kılar. Bunların yanı sıra içerisi ile dışarısı arasındaki sınırların bir esintiyle, yağmurla, sesle, ışıkla belirsizleşmesi, her an dışarıya açılabilmesi ya da içeriye dışarıyı alabilmesi, bu âni ve beklenmedik karşılaşmalar da tekinsizliği doğurur. Daha önce belirtildiği........

© Birikim