menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kale Avrupası’ndaki Çatlaklar: Ceuta’dan Brüksel’e Sınır Politikaları ve İnsan Hakları

17 0
13.08.2026

Ceuta ve Melilla, İspanya’nın Afrika kıtasındaki, sınırları bütünüyle Fas tarafından çevrili iki enklavıdır; aynı zamanda AB’nin Afrika’daki yegâne kara sınırlarını oluştururlar. 30-31 Temmuz 2026 tarihlerinde Ceuta sınırında yakın tarihin en büyük kitlesel geçiş girişimlerinden biri yaşandı. 70.000 ila 80.000 sığınmacının Fas topraklarından sınırı geçmeye çalıştığı bu iki gün boyunca, karadaki yüksek jiletli telleri ve askerî engelleri aşamayan binlerce insan Akdeniz’in azgın dalgalarına atlayarak, yüzerek ya da derme çatma yüzer araçlarla Ceuta’ya ulaşmaya çalıştı. Yoğun sis altında ve son derece tehlikeli koşullarda gerçekleşen bu kitlesel yüzme girişimi sırasında, mendireklerde yaşanan izdihamlar ve boğulmalar sonucunda en az 111 sığınmacı boğularak ya da ezilerek hayatını kaybetti. İspanya bölgeye askerî birlikler sevk ederek sığınmacılara müdahale etti. Fas makamlarıyla koordineli hareket eden İspanyol polisi, sınırı geçenlerin neredeyse tamamını hızla Fas’a geri gönderdi.

Bu olayın nedenlerine ilişkin pek çok görüş öne sürüldü. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in İsrail’in Gazze’de yaptıklarını “soykırım” olarak nitelendirmesi ve ABD ile İsrail’in İran’a saldırısını kınaması bunlar arasındaydı. Olaydan hemen önce Sánchez’in, Fas’ın Batı Sahra konusundaki rakibi Cezayir’i ziyaret etmesi de Fas’ın göçmen geçişlerini, geçmişte birkaç kez yaptığı gibi, İspanya’ya karşı bir diplomatik koz olarak kullandığı şüphesini güçlendirdi.

Bununla birlikte, krizin asıl tetikleyicisinin İspanyol Yüksek Mahkemesi’nin Haziran 2026’da verdiği bir karar olduğu görüşü giderek daha fazla kabul görmeye başladı. Mahkeme, “deniz sınırında herhangi bir fiziki bariyer olmadığı için denizden gelen sığınmacıların geri itme yoluyla derhal sınır dışı edilemeyeceğini” karara bağlamıştı. Bu kararın sosyal medyada insan kaçakçılığı şebekeleri aracılığıyla “İspanya’nın denizden gelenleri artık hiçbir şekilde geri gönderemeyeceği” biçiminde çarpıtılarak yayılması da on binlerce genci aynı anda geçiş yapmaya teşvik eden etkenler arasında sayıldı. Bu iki günlük hareketlilik AB açısından bir krize dönüştü ve Schengen ile AB içindeki sınır ve göç tartışmalarını yeniden alevlendirdi. İtalya Başbakanı Meloni, İspanya’yı dış sınırları koruyamamakla suçlayarak ülkenin Schengen serbest dolaşım alanından çıkarılması çağrısında bulundu. Danimarka gibi göçe karşı katı tutum alan bazı üye devletler de kendi sınırlarında tek taraflı kontroller başlattı.

Ceuta’da yaşananları, Avrupa Birliği’nin (AB) göç ve sığınma politikası, sınır güvenliği ve yakın zamanda uygulamaya koyduğu Ortak İltica ve Göç Paktı[1] bağlamında değerlendirmeden önce sınırların tarihsel dönüşümüne kısaca bakmak yararlı olacaktır. Böylece AB’nin son 30 yılda ulusal egemenlik odaklı, gevşek hükümetler arası iş birliği mekanizmalarından güvenlik merkezli, biyometrik denetime dayalı ve sınırların dışsallaştırılmasını esas alan ulusüstü ortak bir sisteme doğru geçirdiği köklü dönüşümü daha iyi anlayabiliriz.[2]

Hudut Taşlarından Kale Avrupası’na: Sınırların Siyasi Ontolojisi

Sınırlar, ulus-devlet öncesi imparatorluklar döneminde deniz, nehir, çöl ve dağ gibi coğrafi ve ekolojik unsurlarca belirlenen, daha geçirgen bölgesel hatlar niteliğindeydi. Modern ulus-devletlerin ortaya çıkışıyla bu doğal ve geçirgen sınır anlayışı, devletlerin iç kontrol kapasitelerini ve egemenlik alanlarını kesinleştirmesine paralel olarak yapay ve askerî engellerle tanımlanmaya başladı. Hudut boylarının sembolik sınır taşlarıyla görünür kılınması tarihsel olarak 16. yüzyıla uzanır. Dinamik ve geçirgen bölgesel sınırların hudut taşları, kaleler ve bentlerle giderek somutlaşması ve statik, kesintisiz çizgilere dönüşmesiyle sınırlar; modern ulus-devletlerin egemenlik iddialarını coğrafi olarak somutlaştıran, “biz” ile “öteki” arasındaki ayrımı keskinleştiren ve hem sembolik hem de pratik düzeyde içerme/dışlama işlevi gören siyasi kurumlara dönüştü.

Ulus-devlet öncesi geleneksel dönemde sınırlar, insan hareketliliği bakımından geçişkenliğin neredeyse engelsiz olduğu, egemenlik ihlali yaratmadığı sürece geçişlerin fazla önemsenmediği, coğrafi olarak belirsiz uç bölgelerdi. Modern dönemde ise koordinatlarla haritalandırılmış, ince, kesin ve çizgisel hatlara dönüştüler.

Bu dönüşüm aynı zamanda, içerideki nüfusun standart eğitim yoluyla homojen bir “ulus” olarak kurgulanmasını; dışarıdakilerin ise “yabancı” olarak kodlanmasını sağladı ve sınırları birer “ulusal kimlik bariyeri”ne dönüştürdü.

Özellikle 1648 Westfalya Barışı’yla birlikte kristalleşen egemenlik anlayışı, sınır algısında köklü bir dönüşümü tetikledi. Modern ulus-devletlerle birlikte sınır geçişlerini denetlemek amacıyla pasaport ve vize gibi kayıt sistemleri geliştirildi. 20. yüzyıla gelindiğinde dünya savaşları, ideolojik bölünmeler ve Soğuk Savaş’ın etkisiyle sınırlar, yoğun denetim altında geçirimsiz birer “demir perde”ye dönüştü. Sovyetler Birliği’nin dağılması ve 11 Eylül saldırıları gibi tarihsel kırılmalar ise sınırları, yasa dışı göç ve asimetrik tehditlere karşı tahkim edilen sert ulusal güvenlik ve savunma mekanizmaları haline getirdi.

21. yüzyılın ikinci çeyreğinde, kapitalizmin küreselleşmeyle geçirdiği dönüşüme dijitalleşme ve yapay zekâ da eklenmiş; teknolojik ilerlemeler coğrafi ve fiziksel mesafeleri giderek önemsizleştirmiştir. Sermaye ve malların küresel dolaşımının büyük ölçüde hızlandığı, sermaye açısından sınırların görünmezleştiği bir dönemde yaşıyoruz.

Aynı dönemde insan hareketliliği bakımından ters yönde bir güvenlikçi eğilim güçleniyor: sınırlar teknolojik duvarlarla ve “Kale Avrupası” gibi dışlayıcı yapılarla yeniden tahkim ediliyor; yükselen duvarlar askerî ve teknolojik surlara dönüşüyor.

Modern Sınır-Göç Paradoksu ve AB

AB, 1990’ların başında Schengen rejimiyle iç sınır kontrollerini gevşeterek hem Avrupa entegrasyonunu derinleştirmeye hem de sınır algısını yumuşatmaya başladı. 1992’deki Maastricht Zirvesi’yle Avrupa Topluluğu Avrupa Birliği’ne dönüşürken ortak pazar coğrafyası üzerinde ortak para birimi, siyasi birlik ve Avrupa vatandaşlığı yönünde önemli adımlar atıldı. Birlik üyesi devletler arasındaki sistematik sınır kontrolleri kaldırıldı, iç sınırlardaki polisiye denetimler asgari düzeye indirildi. Bu dönemde sınırlar, üye devletler arasında katı engeller olmaktan çok bağlantı noktaları olarak işlev görmeye başladı. 1997’de imzalanıp iki yıl sonra yürürlüğe........

© Birikim