Geçiş Dönemi Adaleti Kimler için Mümkün? Ortadoğu’da Dom-Abdal Toplulukları ve Barışın Öteki Yüzü
Ortadoğu’da dengelerin yeniden şekillendiği bir dönemden geçiyoruz. Bir tarafta ABD ve İsrail’in saldırganlığı sürerken, diğer tarafta 2010’da başlayan Arap halk ayaklanmaları sürecinin geride kalması, 61 yıllık Baas rejiminin sona ermesi ve yönetime gelen yeni iktidarın geçmişin “radikal İslamcı yükünden” kurtulma çabası var. Türkiye’de ise Kürt sorununun “Çerçeve Yasa”nın açtığı imkân üzerinden çözülebileceğine dair umut, “Geçiş Dönemi Adaleti” kavramını yeniden gündeme taşıdı.
Dünyadaki deneyimler, çatışma ve savaş sonrasında Geçiş Dönemi Adaleti mekanizmalarının işletilmemesinin, ağır hak ihlallerinin cezasız kalmasının, adaletin sağlanmamasının, hukukun üstünlüğünün tesis edilmemesinin ve geçmiş travmalarla yüzleşilmemesinin toplumlar üzerinde yıkıcı ve uzun vadeli sonuçlar doğurduğunu gösteriyor.
Geçiş Dönemi Adaleti Kimler için Mümkündür?
Geçiş dönemi adaleti mekanizmaları kimleri kapsar? Çatışma coğrafyalarında toplumun bütün kesimlerine ulaşabilir mi? Bugüne kadarki deneyimler, bu süreçlerin bazı kesimleri geride bıraktığını; çatışan tarafların, kendilerinden olmayan ya da çatışma sırasında kendilerini desteklemeyen grupları sürece dahil etmekte isteksiz davrandığını gösteriyor. Her iki tarafın da marjinalleştirdiği, dışladığı ve ayrımcılığa uğrattığı Roman toplulukları çoğu kez bu süreçlerin dışında tutulmuş, onların dahil edilmesi çoğu zaman gündeme dahi gelmemiştir.
Dünyada “Çingene” olarak adlandırılan Roman, Dom, Lom ve Abdal toplulukları gibi tarihsel ve yapısal ırkçılığa maruz kalan gruplar açısından hakikat ve uzlaşma süreçlerinin nasıl işleyeceğine dair elimizde çok az örnek ve deneyim var. Çatışma sonrası barış inşası süreçlerinin geride bıraktığı bu toplulukların hayatında, yeni dönemde gerçek bir sulh sağlansa dahi, çoğu zaman fazla bir şey değişmiyor; ayrımcılık farklı biçimlerde sürüyor.
Tam da geçiş dönemi adaletinin yeniden gündeme geldiği bir zamanda, bu yeni süreç tarihsel olarak ayrımcılığa uğrayan toplulukların mağduriyetlerinin giderilmesi için bir fırsat sunabilir mi?
Geçiş dönemlerinde bu toplulukların devlet kurumlarına duyduğu güvenin yeniden kurulması ve toplumsal uzlaşmaya katılımlarının sağlanması, hakikat ve uzlaşma süreçlerinin hedefleri arasına alınabilir mi? Böyle bir yaklaşım, Çingene karşıtlığı (anti-gypsyism) olarak adlandırılan tarihsel ve yapısal ırkçılıkla mücadele için de bir araç sunabilir mi? Mevcut deneyimler, bu süreçler başarıyla yürütüldüğünde, “ötekine” yönelik nefretin, düşmanlığın, önyargıların ve ayrımcı dilin gerilediği; silahların sustuğu ve toplumsal barış fikrinin toplumun farklı kesimlerinde güç kazandığı bir ortamın oluşabileceğini gösteriyor. Bu nedenle tarihsel olarak sistematik ayrımcılığa uğrayan, dışlanan ve “öteki” kabul edilen toplulukların bu süreçlere dahil edilmesi, onlara yönelik ayrımcılık biçimlerinin görünür kılınmasına ve bunlarla mücadele edilmesine de katkı sağlayabilir.
Çatışma dönemleri, dezavantajlı grupların en savunmasız hale geldiği ve şiddetten orantısız biçimde etkilendiği dönemlerdir. Şiddetin denetimden çıkması ve keyfileşmesi, özellikle bu topluluklar açısından yaşamsal tehlikeler ve telafisi güç acılar doğurur. Mevcut deneyimler, çatışan tarafların çoğu zaman bu topluluklara yönelik ayrımcılıkta ortaklaştığını gösteriyor. Onları “hırsız”, “ahlaksız”, “ajan”, “tehlikeli” ya da “asalak” olarak damgalayan önyargılar, topluluk üyelerinin şiddete maruz kalmasına, çatışan taraflar arasında sıkışmasına, soykırım tehdidiyle karşı karşıya kalmasına ve yerinden edilmesine yol açar. Üstelik çatışmalar sona erdikten sonra da ağır insan hakları ihlallerinin etkileri sürer; katliamlar, ölümler, işkenceler, zorla kaybetmeler ve yerinden edilmeler çoğu kez görmezden gelinir ve cezasız kalır.
Bu topluluklar, çatışma sonrası barış inşası süreçlerinde de görünmez kılınmaya devam eder. Savaşın ya da çatışmanın galiplerinin kurduğu yeni düzen, maruz kaldıkları ayrımcılık ve hak ihlallerini kendiliğinden sona erdirmez. Örneğin İkinci Dünya Savaşı sonrasında Nazi rejiminin Holokost (Porajmos/Samudaripen) suçlarının mahkûm edilmesi, Romanlar açısından doğrudan bir özgürleşme ya da hak iadesi sağlamadı; Romanlara karşı işlenen soykırım suçlarının failleri de büyük ölçüde hesap vermedi. Savaş sonrası Avrupa’da Romanlara yönelik ırkçı nefret suçları ve tacizler artarken, 1990’ların başında Doğu Bloku’nun çözülmesi, Yugoslavya’nın ve diğer ülkelerin dağılmasıyla yaşanan çatışmalarda Roman topluluklar yeniden katliamlara maruz kaldı. Bosna, Sırbistan ve diğer ülkelerde yürütülen geçiş dönemi adaleti süreçleri Romanları kapsamadı; cezasızlık bu örneklerde de devam etti.
Ortadoğu’daki Dom ve Abdal Toplulukların Çatışma Deneyimleri
Ortadoğu’daki bölgesel güvenlik krizleri ve savaşlar, Domları sürekli sınır aşan bir zorunlu göç döngüsüne mahkûm etti.
Son yüz yılda Ortadoğu’ya dönüp baktığımızda, iç savaşların ve çatışmaların giderek bölgesel bir nitelik kazandığını görüyoruz. Filistin’in işgali, Sünni-Şii gerilimi ve mezhepçilik bu tabloyu şekillendiren başlıca dinamikler arasında. İsrail devletinin Filistin topraklarını işgal etmesiyle başlayan ve 1948’deki Nakba’nın ardından yıllara yayılan zorunlu göç, on binlerce Filistinli Dom aileyi de diğer Ortadoğu ülkelerine sürgüne zorladı. Yaklaşık seksen yıldır Filistinli Domların maruz kaldığı Çingene karşıtlığına, ayrımcılık ve dışlanmaya vatansızlık da eklendi. Bugün Ortadoğu’nun pek çok kentinin çeperindeki derme çatma mahallelerde ve kırsal çadır alanlarında Dom topluluklarına rastlamak mümkün. Bu topluluklar derin yoksulluk içinde, yaşadıkları ülkelerin toplumları ve yönetimleri tarafından büyük ölçüde görünmez kılınmış bir hayat sürüyor.
Lübnan iç savaşı (1975-1990), Lübnanlı Domların hafızasında iki ateş arasında kaldıkları yaklaşık on beş yıllık son derece zor bir dönem olarak yer ediyor. İç savaşın sona ermesinden birkaç yıl sonra, 1994’te çıkarılan toplu vatandaşlık kararnamesiyle Lübnanlı Domların büyük bölümüne vatandaşlık verildi. Buna rağmen, Müslüman ve Hıristiyan nüfuslar arasındaki dengeyi bozduğu gerekçesiyle bu vatandaşlıkların iptaline yönelik çeşitli girişimler oldu. Dom topluluklarının çatışma sonrası sürece dahil edilmemesi, yaklaşık otuz beş yıldır süren çatışmasızlık döneminde yapısal ayrımcılığın ortadan kalkmasını sağlamadı; tersine, ayrımcılık daha da derinleşti. Bugün ülkenin içine girdiği ekonomik krizden en ağır biçimde etkilenenler de toplumun en alt kesimlerinde yaşayan bu gruplar.
Irak’ta geleneksel olarak “Gajar” ya da “Qawliya” adlarıyla bilinen Dom toplulukları, 2003’teki ABD işgalinin ardından büyük bir insani kriz ve sistematik şiddetle karşı karşıya kaldı. Topluluk üyelerinin eski rejimin destekçileriyle ya da belirli azınlık gruplarıyla ilişkilendirilmesi, işgal........
