8 Nisan, Dünya Romanlar Günü: Avrupa Deneyimlerinden Ortadoğu’ya Bakmak
Uluslararası Romanlar Birliği'nin, 1990 yılında Varşova'da toplanan 4. Kongresi'nde katılımcılar, 8 Nisan'ı "Dünya Romanlar Günü" olarak belirlediler. O tarihe gelinmeden, 8 Nisan 1971’de Londra’da toplanan Birinci Uluslararası Roman Kongresi, “Opre Roma!” (Ayağa kalk, Roma!) ifadesini şiar edinmiş ve Avrupa’da Roman/Rom, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Dom, Ermenistan, Kafkasya ve Kuzey Anadolu’da Lom olarak adlandırılan, geçmişin göçebe zanaatkâr (Peri-patetik) tüm halklarının adı olan Çingene yerine, Rom toplukların adı olan, Roman isminin kullanılmasına karar vermiş, Roman bayrağını, gökleri ve yeri temsil eden mavi-yeşil arkaplanın üzerine kırmızı chakra (tekerlek) olarak tanımlamış ve Žarko Jovanović’in bestelediği Djelem Djelem bu devletsiz halkın marşı olarak kabul edilmiştir.
Roman, Dom, Lom Abdal ve diğer Çingene topluklar açısından tarihî bir dönüm noktası olarak kabul edilen bugün, sadece Roman dilini, tarihini ve kültürünü kutlamak için değil, aynı zamanda toplulukların içinde yaşadığı sistematik ayrımcılığın, uzun süreli eşitsizliklerin, dışlanmanın yarattığı içler acısı koşullara dikkat çekmek için bir fırsat da oldu.
Ayrıca, 8 Nisan, elli yılı aşkın bir süredir, özellikle, insan hakları örgütleri, Roman ve hak savunucusu hareketler için, Roman topluluğunun ayrımcılığa karşı durması, Çingene karşıtlığına karşı mücadele çabalarını sürdürmesi ve daha iyi bir gelecek için çalışması için bir eylem çağrısını sembolize ediyor.
Dünya Romanlar Günü (8 Nisan) vesilesiyle yazılan bu metin toplulukların, savaş ve iç savaş gibi sebeplerle yaşadıkları kitlesel göç, mültecilik durumlarına ve çatışma sonrası dönemlerde yaşanan sistematik ayrımcılık deneyimlerine, Ortadoğu ve de özellikle Suriye eksenli deneyimler üzerinden bakmayı amaçlıyor.
Avrupa’da Çatışma ve Sonrası Dönemde Roman Topluluklar
Roman topluluklarının tarihsel olarak yaşanan savaş ve çatışmalardan nasıl etkilendiğine bakıldığında, savaş ve çatışma dönemlerinde kıyımlardan kurtulmak, güvende olacakları yerler bulmak için başka ülkelere ve kentlere göç etmek zorunda kaldıkları görülmektedir. Son yüzyıl içerisinde, Balkan Savaşı ve I. ve II. Dünya savaşları dönemlerinde toplulukların Avrupa’daki göç hareketlerine bakıldığında, göçün geniş bir alanı kapsadığı görülmüş, neredeyse Avrupa’nın her bölgesine zorunlu göçler yaşanmış, yirminci yüz yıl ayrıca toplulukların Güney Amerika ve Kanada da dahil olmak üzere Amerika kıtasına da göç etikleri bir yüz yıl olmuştur.
Dünya Savaşı sırasında Naziler ve müttefikleri ve de işbirlikçileri Avrupa’da yaşayan Romanlara karşı bu büyük “Porajmos” (Roma Holokost) soykırımını yaptılar. Yaklaşık 500 bin kişinin katledildiği, bu insanlık suçu uzun süre görmezden gelindi, tanıklıklar, belgeler ve uzun soluklu bir mücadeleler sonunda, 2 Ağustos Roman Holokost Anma Günü olarak kabul edildi.
İkinci Dünya Savaşı sonrası göç rejimi, özellikle 1950'lerde, ulusal mülteci yönetimlerinin, savaşın ardından kurulan daha önceki uluslararası mülteci rejimlerinin yerini almasıyla değişti. Romanlar, Batı Avrupa hükümetlerinin devam eden Soğuk Savaş propaganda çabalarının bir parçası olarak Doğu Avrupa'dan gelen sığınmacıları kabul ettiği bir dönemde bir istisna haline geldi, yani ayrımcılık uygulamaları başladı. Pek çok Avrupa ülkesi, gelen sığınmacı başvurularında söz konusu izin sahiplerinin 'Çingene' olduğunu tespit ettikten sonra başvuruları kabul edilmedi, daha önceki izinleri bile iptal edildi. Avrupa ülkeleri Romanlara ve 'sığınma sürecini kötüye kullandıkları' düşünülen diğer etnik gruplara yönelik ayrımcı göç politikaları geliştirdi.[1]
Yeni gelenler Çingene olunca, 1951 Cenevre Sözleşmesi kullanılmadı ve göçmenler 'siyasi' olarak etiketlendi. Bu süreçte Romanların, sığındıkları ülkelerin istenmeyenleri olarak, ayrımcılığa uğramaya başladıkları sınırdaşı vakaları sistematik bir hale geldi. Onlar, mülteci, kaçkın ya da sığınmacı da değillerdi, söz konusu kişiler zulme uğramaktan haklı olarak korktukları konusunda ısrar etseler bile 'Çingeneler' uluslararası mülteci rejimi altında yerinden edilmiş kişilerden ayrı bir fırsatçı göçmen kategorisine dönüştürüldü.[2] Özellikle 70’li yıllarda hükümetler, Romanlara ve 'sığınma sürecini kötüye kullandıkları' düşünülen diğer etnik gruplara yönelik ayrımcı göç politikaları geliştirdi.
1990’lar, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla tetiklenen ve Doğu bloku üyesi ülke rejimlerinin tek tek yıkılmaya başladığı; Roman toplumunun kendini yeniden iç savaş ve çatışmaların hedefi haline gelip, şiddetli saldırılara, ayrımcılığa ve derin bir yoksulluğa maruz kaldığı yıllar oldu. Romanya, Polonya, Çekoslovakya, Yugoslavya ve Slovakya gibi ülkelerde güçlenen milliyetçi ve neo-Nazi hareketler, ilkin, kendilerinden olmayan, en güçsüz olan toplum kesimleri olarak Romanlara saldırmaya başladılar. Yaşanan iç savaş döneminde soykırıma varan katliamlar oldu, katliamdan kurtulanlar kitlesel göçle sınırları aşıp, komşu ülkelere sığındı. Yugoslavya’nın dağılması ile birlikte yeni kurulan Slovenya, Sırbistan, Makedonya, Hırvatistan, Bosna Hersek ve Kosova'da Romanların çoğu, belge eksikliği ve vatandaşlıklarına erişimin yanı sıra haklı nedenlere dayanan zulüm korkusu sebebiyle eski evlerine dönemedi ve komşu ülkelerde yerinden edilmiş bir yaşam sürmekteler.
Yıllar süren çatışma ve çatışma sonrası istikrarsız dönem, dezavantajlı sosyoekonomik durumun yanı sıra çatışma sonrası zulüm korkusu nedeniyle, birçok Roman Avrupa Birliği ülkelerine sığınmaya çalıştı. Bugün bu ülkelerde, pek çoğu statüsüz olarak, hak ve hizmetlere erişemeden, yaşamaya çalışmaktadır. Romanların çatışma sonrası yeni kurulan devletlerde bile ülkelerinin ve toplumlarının sınırlarında kalmaya devam ettikleri, geçmişte yaşadıkları yerlerine geri dönmelerine izin verilmediği görülmüştür.[3]
Romanlar, çoğu kez, Yugoslavya iç savaşlarında kendilerine karşı işlenen savaş suçlarının mağdurları olarak görülmediler. Savaş sonrası, barış inşası döneminde de, Romanlara karşı işlenen suçlar nadiren kovuşturuldu. Bugün bile, mağdur grubu olarak tanımlanan etnik kimlikler içinde Romanlar hâlâ yer almamaktadır, ortaya çıkan onca tanıklık ve belgeye rağmen, hâlâ iç savaşın mağdurlarından bahsedenler, onların içinde Romanların da olduğu gerçeğinden nadiren söz etmektedirler.[4] Günümüzde Avrupa ülkelerinde Balkan Çingenleri olarak bilinen Doğu Avrupalı Romanlar, hem o ülkenin yerli Roman toplumu tarafından hem de o ülkelerin diğer halkları ve yöneticileri tarafından “Göçmen Çingeneler” olarak aşağılanmakta, kamusal hizmetlerden büyük ölçüde dışlanmakta ve ayrımcılığa uğramaktadırlar. Bu kitlesel göçlerin aradan geçen 30 yıllık süre boyunca bu toplulukların toplumsal uyumu ve entegrasyonu için çaba sarf edilmemesi, geldikleri yerlere geri gönderme dışında çaba sarf edilmemesi, toplulukları gün geçtikçe sosyoekonomik olarak alta itmiştir. Sosyal uyum programlarına dahil edilmeyen, devletin ve sivil toplumun sağladığı, eğitim, istihdam, sağlık, devlet yardımları gibi, sosyal hizmetlerine ulaşıp yararlanamayan bu topluluklar, hızla kriminalize edilmiş, özellikle genç kuşaklar içerisinde suça bulaşma oranı artmıştır.
Son yıllarda Avrupa sık sık kitlesel göçlerle karşı karşıya kalıyor, Suriyeli göçünün yerini bu kez de Ukraynalı sığınmacılar aldı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle birlikte, Ukraynalı Romanların sığınma taleplerinin önüne, vatandaşlığı kanıtlayan evrak yoksunluğu, ayrımcılık ve daha pek çok yapısal engel çıktı. Ukraynalı Romanlar, ayrımcılık da dahil olmak üzere Romanların başka yerlerde ve başka dönemlerdeki gibi karşılaştıklarına benzer sorunlarla karşı karşıya kaldı.[5]
Bu engellerin asıl sebepleri; Roman topluluklarının uzun zamandır katlandığı sistemik eşitsizliklerin yanı sıra kökleşmiş Roman karşıtı........
