Faşizmin Denizinde Berlin Adası: Duvar’ın Yıkılışından Elif Eralp’e Kent Hakkı, Konut Mücadelesi ve Yeni Nesil Belediyecilik
Berlin’de politik nedenlerle iltica etmiş, yaşamını uzun süredir bu kentte sürdüren birçok arkadaşım var. Son seçimlerin Berlin’de nasıl karşılandığını, gündelik hayatta neye denk düştüğünü onlardan dinlemek ufuk açıcı olacaktır elbette. Türkiye’den Berlin’e bakıldığında ise tartışma büyük ölçüde başka bir yere yöneldi. Seçimlerin ardından Elif Eralp’in Alevi mi Kürt mü olduğu, ailesinin Türkiye solunun hangi geleneğinden geldiği gibi sorular öne çıktı. Bunların kendi başına bir anlamı olsa Berlin’deki başarıyı anlamak için Eralp’in soy kütüğünden çok kentin politik soy kütüğüne bakmak daha açıklayıcı olacak. Çünkü 2026 seçim gecesinde görünür hale gelen sonuç, uzun bir kentsel mücadele birikiminin üzerinde yükseldi.
Almanya’nın son seçim haritasına bakıldığında Berlin, faşizmin yükseldiği genel tablodan belirgin biçimde ayrılıyor. 20 Eylül 2026’da yapılan Temsilciler Meclisi seçiminde sosyalist Die Linke (Sol Parti) yüzde 25,7 ile birinci parti oldu. Yeşillerin yüzde 14,3 ve sosyal demokratların yüzde 12,1’de kaldığı seçimde Die Linke, 2023’te aldığı oyu iki kattan fazla artırdı ve Berlin’deki tarihinin en yüksek sonucuna ulaştı. Seçime katılım da yüzde 74,2 olarak açıklandı (Tagesschau, 2026a; Tagesschau, 2026b).
Bu sonuç ilk bakışta “Doğu Almanya faşizme yönelirken Berlin sola döndü” gibi bir cümleyle açıklanabilir. Oysa Berlin zaten uzun bir “sol” yönetim geçmişine sahipti. Die Linke’nin öncülü PDS 2001’den itibaren SPD ile eyalet hükümetine katılmış, 2016–2023 arasında da kent SPD, Yeşiller ve Die Linke koalisyonu tarafından yönetilmişti. 2026’yı farklı kılan, Berlin’in ilk kez “sola” yönelmesi değil; sosyalist bir partinin yüzde 25,7 ile tarihinde ilk kez kentin birinci partisi olması ve bu başarıya Türkiyeli göçmen bir aileden gelen solcu kadın siyasetçi Elif Eralp’in öncülüğünde ulaşmasıydı.
Berlin’in siyasal coğrafyası ise basit bir Doğu-Batı karşıtlığından daha karmaşıktı. Kentin büyük bölümü 1990’a kadar Batı Berlin sınırlarında yer almasına rağmen Die Linke eski Doğu Berlin’de yüzde 27,8, eski Batı Berlin’de ise yüzde 24,1 aldı. Eski Doğu Berlin tek başına oy kullansaydı AfD ikinci parti olurken, eski Batı Berlin’de beşinci sırada kalacaktı. Die Linke özellikle kiracı ağırlıklı ve daha önce Yeşillerin güçlü olduğu merkez mahallelerde büyük bir sıçrama yaptı (Wenzel ve Ritter-Wurnig, 2026).
Dolayısıyla karşımızda, eski PDS’nin Doğu Berlin’de basitçe yeniden canlanmasından daha farklı bir tablo var. Berlin’de otuz yılı aşan kent hakkı, kiracı ve göçmen mücadeleleri zaman içinde parti siyasetiyle yeni bağlar kurdu. Ancak bu ilişkiyi Die Linke’nin kesintisiz bir başarı hikâyesi olarak anlatmak da yanıltıcı olur. Bugünkü sol dalganın önemli bir bölümü, SPD ile PDS’nin de içinde bulunduğu yönetimlerin 2000’lerde uyguladığı kemer sıkma ve özelleştirme politikalarına karşı gelişti. Sonraki yıllarda Die Linke kentsel hareketlerle yeniden ilişki kurdu ve bir ölçüde onların baskısıyla siyasal stratejilerini değiştirdi. Başka bir ifadeyle sokaktaki hareket, partiyi de yeniden biçimlendirdi.
Berlin’in Kentsel Mücadele Birikimi
Elif Eralp’in başarısını anlamak için seçim kampanyasının birkaç ayına değil, Berlin Duvarı’nın yıkıldığı günlere dönmek gerekiyor. Kasım 1989’da Duvar’ın geçişlere açılmasıyla Doğu Almanya’nın çözülme süreci hızlanırken, Doğu Berlin’de çok sayıda boş ya da bakımsız bina bulunuyordu. Sosyalist dönemde kamulaştırılmış kimi taşınmazların eski sahiplerine iadesini öngören süreç ilerlerken gayrimenkul piyasası hızlıca Batı Alman sermayesine açılıyordu. Bu ortamda ev işgalleri, Doğu ve Batı Berlin’in çeşitli sol yapılarının karşılaşmasına dönüştü. 1990’da Doğu Berlin’de yaklaşık 150 işgal evi bulunuyordu (Tagesspiegel, 2010).
Bu dalganın en güçlü simgesi 13 binanın işgal edildiği Mainzer Caddesi oldu. Evlerden birinde kadın, eşcinsel ve queer kolektif, başka evlerde antifaşist gruplar yer aldı. Kasım 1990’da gerilim sert biçimde tırmandı ve yaşanan çatışmaların ardından polis bu işgal evlerini tahliye etti. Operasyon binlerce polis, özel birlikler ve tazyikli su araçlarıyla yürütülmüştü. Tahliye, birleşme sonrasının en sert çatışmalarından biri olarak hafızaya yerleşirken kent yönetimindeki “sol” ittifakın da dağılmasına yol açtı (Goldmann, 2015; Haarbach, 2021). Mainzer Caddesi direnişi Berlin’in mücadele hafızasında önemli bir yer edindi. Çünkü buradaki arayış barınacak bir çatı bulmanın ötesinde, mekânın kolektif kullanımıyla başka türlü bir gündelik hayat kurma isteğini taşıyordu.
Aynı yıllarda Berlin solunun başka bir damarı göçmen örgütlenmesinde biçimleniyordu. Antifa Gençlik, Berlin Duvarı henüz ayaktayken Batı Berlin’de ağırlıkla Türkiyeli gençleri ırkçı saldırılara karşı bir araya getiren bağımsız bir antifaşist örgütlenmeydi. Birleşme sonrasında Almanya genelinde artan ırkçı şiddet bu tür ağların önemini daha da artırmıştı. Böylece 1990’ların başında Berlin’de iki kentsel mücadele hattı belirginleşti: mekânın sermayeleşmesine karşı direniş ile göçmenlerin kentte görünür olma ve kalıcılaşma mücadelesi.
1990’ların ikinci yarısından itibaren birleşme sürecinin yarattığı mülkiyet belirsizlikleri azalırken gayrimenkul piyasası kurumsallaştı ve Berlin yatırım çekmeye yöneldi. Kamu arazilerinin ve belediye varlıklarının satılması bu yönelimin başlıca araçlarından biri hâline geldi. 2001’de patlak veren mali kriz ise söz konusu özelleştirmeleri hızlandırdı. Ardından kurulan SPD–PDS sol koalisyonunun da kemer sıkma ve varlık satışını benimsemesi, toplumsal hareketlerle yerel yönetim arasında önemli bir kırılma yarattı.
Bu kırılmanın en sembolik örneklerinden biri Berlin’in kamu konut şirketlerinden GSW’nin 2004’te özelleştirilmesiydi. Şirketin 65.050 konutu Goldman Sachs bağlantılı konsorsiyuma 405 milyon avroya satıldı, alıcılar yaklaşık 1,56 milyar avroluk borcu da üstlendi. Satış sol ittifak döneminde gerçekleşti ve kamu konutlarının elden çıkarılmasına ilişkin tartışmaların simgelerinden biri hâline geldi (Tagesspiegel, 2004a; Tagesspiegel, 2004b). Bu nedenle bugünkü Die Linke’nin seçim programındaki konut vaatlerini, öncülü PDS politikalarının devamı olarak görmek mümkün değil. 2000’lerde özelleştirmelerin ortağı olan siyasal gelenek, sonraki yıllarda kiracı hareketlerinin baskısıyla yeniden kamuculuğa yaklaşmak zorunda kaldı.
Kent hareketlerinin siyasal yönelimi bu değişime paralel biçimde gerçekleşti. 1990’ların başında “Boş binayı kullanabilir miyiz?” sorusu öne çıkarken, 2000’lerde “Kenti kim satıyor ve kim alıyor?” sorusu giderek daha merkezi hâle geldi. Spree Nehri kıyısındaki eski sanayi alanlarını sermayeye açan Mediaspree projesine karşı gelişen mücadele bu dönüşümün en görünür örneklerinden biriydi. “Mediaspree’yi batıralım!” çağrısıyla örgütlenen girişim, kıyının kamusal kullanıma bırakılmasını, yeni yapıların nehre yaklaşmasının sınırlandırılmasını ve yüksek imar haklarının frenlenmesini istedi. 13 Temmuz 2008’de Friedrichshain-Kreuzberg’de yapılan halkoylamasında girişimin önerisi yüzde 86,8 destek aldı. Alınan sonuç bağlayıcı bir karar değildi ve taleplerin tamamı uygulanmadı, ancak kent yönetimi planları yeniden tartışıp revize etmek zorunda kaldı (Pezzei, 2008; Jacobs, 2008).
Mediaspree mücadelesinin asıl önemi, kent hakkı fikrini tek tek konutlardan kamusal alanın bütününe taşımasında yatıyordu. “Evimizi boşaltmayın” talebine, “Kentin ortak alanlarının nasıl kullanılacağına biz karar veririz” fikri eklenmişti. Bu genişleme kısa süre sonra temel altyapı hizmetlerinde de görüldü. Berlin su işletmesinin yüzde 49,9’u 1999’da özel bir konsorsiyuma devredilmişti. Bu ortaklık modeline karşı kurulan Su Platformunun çabasıyla 2011’de yapılan oylamaya katılanların yüzde 98,2’si şeffaflıkla sözleşmelerin açıklanmasını talep etti. Yükselen kamuoyu baskısı neticesinde Berlin Eyaleti 2012 ve 2013’te kademeli şekilde işletmeyi yeniden kamu mülkiyetine geçirdi (Landeswahlleiter Berlin, 2011; Berliner Wasserbetriebe, t.y.). Benzer bir mücadele elektrik hizmetleri alanında da verildi. Berlin Enerji Platformunun uzun süren mücadelesinin ardından elektrik şebekesi 1 Temmuz 2021’de yeniden kamu mülkiyetine geçirildi. Su ve elektrik mücadeleleri, kentsel hizmetlerin kimin mülkiyetinde ve denetiminde olacağı sorusunu gündeme taşırken, aynı soru kısa süre sonra yeniden konut alanında, bu kez kiracıların gündelik hayatı üzerinden yükseldi.
2011’den itibaren Kreuzberg’deki Kottbusser Tor çevresinde yaşayan kiracılar, artan sosyal konut kiralarına karşı Kotti & Co inisiyatifini kurdu. Hareket, kiraların düşürülmesini, metrekare başına 4 avroluk geçici kira tavanını, zorunlu tahliyelerin engellenmesini ve sosyal konutların kamusal mülkiyete geçirilmesini talep etti (Kotti & Co, 2012). 2012’de meydana kurulan ve Türkçe “Gecekondu” adı verilen protesto evi, zamanla konut hakkı ile göçmenlerin kentte kalma mücadelesini buluşturan bir simgeye dönüştü. Türkiyeli ailelerden Alman kiracılara, öğrencilerden güvencesiz çalışanlara kadar farklı kesimler aynı sorun etrafında örgütlendi. Sosyal konutların kamusal mülkiyete geçirilmesi gerçekleşmedi, ancak yaklaşık 35 bin haneyi kapsayan kira sınırlaması hareketin en somut kazanımı oldu.
Kotti’den birkaç sokak ötede yine aynı yıl başka bir hareket yükseldi. Almanya’nın farklı bölgelerinden gelen mülteciler Würzburg’dan Berlin’e uzanan uzun protesto yürüyüşünün ardından Kreuzberg’deki Oranienplatz’a yerleşerek burayı kalıcı bir eylem alanına dönüştürdü. Talepleri arasında mülteci kamplarının kapatılması ile çalışma ve hareket özgürlüğünün genişletilmesi vardı. Berlin yönetimiyle yapılan görüşmelerin ardından eylem Nisan 2014’te sonlandırıldı. Anlaşma protestocular arasında tartışmalıydı ve mücadele farklı biçimlerde sürdü. Taleplerin büyük bölümü karşılanmasa da Oranienplatz, mülteci sorunlarını Berlin’de görünür gündemlerinden biri hâline getirdi (Flüchtlingsrat Berlin, 2014). Kotti ile Oranienplatz meydan mücadeleleri farklı amaçlar etrafından örgütlenmişti. Birinde dışlanma ağırlıkla mekânın sermayeleşmesi üzerinden, diğerinde mültecilik ve vatandaşlık rejimi üzerinden işliyordu. Buna rağmen iki mücadele de aynı amaçta buluşuyordu: sınıfsal konum, köken ya da statü ne olursa olsun kentte insanca yaşama hakkı.
Bu genişleyen kent hakkı talebi, 2014’te eski Tempelhof Havaalanı’nın geleceği üzerine yürütülen mücadelede kamusal mekân savunusuna ulaştı. 100% Tempelhofer Feld girişiminin çabasıyla düzenlenen halkoylamasında eski havaalanı, rekreasyon ve spor alanı olarak kullanılmaya devam etti (Landeswahlleiter Berlin, 2014). Ancak Berlin’de konut krizi ağırlaştıkça böylesine büyük bir alanın bütünüyle yapılaşma dışında tutulması yeniden tartışmaya açıldı. Buna rağmen 2026 itibarıyla Tempelhofer Feld’in büyük bölümü hâlâ konut alanına dönüşmüş değil ve kamusal alan olarak kullanılmayı sürdürüyor.
Yine 2014’te düzenlenen Sosyal Bakım Devrimi Konferansı, kentsel mücadelenin başka bir yönünü görünür kıldı. 14–16 Mart’ta yaklaşık 500 kişi sağlık, eğitim, engelli desteği, konut, ev içi emek gibi sosyal alanlardan bir araya geldi. Ardından bakım devrimi ağı kuruldu (Netzwerk Care Revolution, 2014). Bu yaklaşım bakım emeğini siyasal bir mesele olarak ele alıyordu. İşçinin ertesi gün yeniden işe gidebilmesi için barınması, beslenmesi, çocuk, yaşlı ve engelli bakımının sağlanması, ulaşım hizmetlerine erişmesi ve hastalandığında tedavi olması gerekiyordu. Bu nedenle bakım sorunu, emek rejiminin devamını mümkün kılan sınıfsal mücadele alanlarından biriydi.
Aynı yıllarda mahalle yaşamını ve konut hakkını savunan mücadeleler de güçlenerek devam ediyordu. 2015’te Kreuzberg’de Çalışkan ailesinin yaklaşık otuz yıldır işlettiği Bizim Bakkal’ın kapanma tehlikesiyle karşılaşması üzerine komşular örgütlendi ve Bizim Mahalle girişimi doğdu. Mücadele kısa sürede tek bir dükkânı aşarak soylulaşmayı, küçük esnafın tasfiyesini ve mahalledeki sosyal ilişkilerin çözülmesini gündeme taşıdı (Bizim Kiez, 2015). Aynı dönemde Kira Halkoylaması girişimi de yeni kamu konutları üretilmesi ve kiracıların yönetime daha fazla katılması için hazırladığı yasa önerisiyle kent yönetimi üzerinde baskı kurdu. Senato ile yürütülen görüşmeler sonucunda taleplerin bir bölümü kabul edildi ve süreç 2016’da yürürlüğe giren Sosyal Konut Sağlama Yasasına uzandı (Senatsverwaltung für Stadtentwicklung, 2015). Böylece kentsel mücadelelerin odağı, tek tek yapıların ötesine geçerek mahalle ve kent bütününde neoliberal şehircilik rejiminin yarattığı toplumsal yıkımı hedef almaya başladı. Mücadele ölçeğindeki büyüme, kent hareketlerinin yerel yönetimlerle nasıl ilişki kurulacağı ve kentin hangi araçlarla dönüştürülebileceği sorusunu da gündeme taşıdı.
Yeni Nesil Belediyecilik Akımıyla Kurulan Bağ
Bu arayış içinde Berlin’deki kent hareketleri, 2017’den itibaren yeni nesil belediyecilik tartışmalarıyla daha doğrudan ilişki kurdu. 26 Mart 2017’de Aşağıdan Kent girişimi ile Müdahaleci Sol hareketin kent çalışma grupları, “Kent Hakkıyla Yerel Meclislere” başlıklı bir toplantı düzenleyerek yerel seçimlere nasıl dâhil olabileceklerini tartıştı. Müşterek Barcelona ve Roma’ya Birlikte Karar Veriyoruz platformlarından aktivistlerin de katıldığı bu buluşmayı birkaç ay sonra, Barcelona’da yapılan ilk küresel Korkusuz Kentler toplantısı izledi. Berlin’den aktivistlerin de yer aldığı bu toplantıda, yerel siyasetin neoliberalizme ve yükselen sağ popülizme karşı nasıl kullanılabileceği........
