menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dikkat Biçimleri

9 0
09.07.2026

Son yıllarda “dikkat” kavramı kayda değer ölçüde –evet– dikkat çekti. Söylenene göre dikkat, “dikkat ekonomisi” içinde bir metaya dönüşmüş durumda: reklamcıların, sosyal medya şirketlerinin, dijital yayın platformlarının ve benzerlerinin uğruna mücadele ettiği sınırlı bir kaynak. Bu fikir internet ve akıllı telefonlar çağında giderek daha görünür hale gelse de konuya duyduğumuz ilginin kökleri daha gerilere uzanıyor. Özellikle 1960’lardan bu yana, durmadan genişleyen bir piyasanın arka planında imgelerin ve ekranların aşırı çoğalması, kolektif hayatımızı –ailevi ve toplumsal ilişkileri, doğal ve inşa edilmiş çevreleri, kültürel üretim ve alımlama biçimlerini– aşındırıyor ya da en azından dönüştürüyor. Bugün ise yapay zekâ biçiminde yeni bir sıçramayla karşı karşıyayız. New York Times yazarı Ross Douthat’ın yakın tarihli bir yazısına göre bu gelişme, “bir yok oluş çağının” habercisi.

Douthat şöyle yazıyor: “Dijital çağ, bedensel/fiilî varlığı olan şeyleri alıp onların yerine sanal ikameler sunuyor; insan etkileşimi ve ilişkisinin bütün alanlarını fiziksel pazardan bilgisayar ekranına taşıyor.” Bir zamanlar romanların ve büyük dramaların içine dalardık; bugün Netflix var. Bir zamanlar yüz yüze sohbet ederdik; bugün mesajlaşıyoruz. Bir zamanlar beşeri bilimleri merkeze alan üniversiteler vardı; bugün “akıllı” sınıflar var. Belki de en çarpıcısı şu: Bir zamanlar cinsellik, seküler hayatta kutsala belki de en çok yaklaştığımız alandı; bugün pornografi ve flört uygulamaları var. Her örnekte daha zor ama daha doyurucu bir şeyin yerine, daha kışkırtıcı, daha erişilebilir ve çoğu zaman insanı uyuşturan bir şeyi koymuş olduk. İklim değişikliğinde olduğu gibi, artık geri dönüşü olmayan noktayı geçmişiz gibi görünüyor. Yeni ve giderek daha heyecan verici dikkat dağıtma biçimleri ararken, anlamlı bir hayatın temellerini tahrip ediyor olabiliriz.

Bu büyüklükte bir kültürel patlamayı kavrayabilmek için dikkatin ne olduğuna daha yakından bakmamız gerekir. Klasik tanımlardan birini William James, Psikolojinin İlkeleri adlı eserinde yapmıştı:

Dikkat, aynı anda mümkün görünen çeşitli nesneler ya da düşünce zincirleri arasından birinin zihin tarafından açık ve canlı bir biçimde sahiplenilmesidir. Bilincin odaklanması, yoğunlaşması onun özünü oluşturur. Bu, bazı şeylerden geri çekilmeyi, başka şeylerle etkili biçimde ilgilenebilmek için onlardan uzaklaşmayı gerektirir; bunun somut karşıtı ise Fransızcada distraction, Almancada Zerstreutheit denen, karışık, sersemlemiş, dağınık zihin halidir.

James’in tanımı parlak, fakat içinde bulunduğumuz çağdaş açmazı kavramak için yeterli değil; nitekim o zamandan bu yana dikkat üzerine yapılan çalışmalar da büyük ölçüde niceliksel ve faydacı bir doğrultuda ilerlediler. Buna alternatif olarak Walter Benjamin’in düşüncesine başvurabiliriz. James’ten farklı olarak Benjamin, genel anlamda bir dikkat teorisi geliştirmemiştir; bunun yerine, dikkat gibi psikolojik yetilerin de, dikkati uyaran unsurların da teknoloji ve diğer üretim güçleri değiştikçe değiştiğini varsayan tarihsel bir açıklama ortaya koymuştur. Üstelik bütün bunları kapitalizm teorisinin bir parçası olarak ve bunun sol açısından taşıdığı önemi göz önünde bulundurarak yapmıştır.

Benjamin’in dikkat meselesine ilgisi, gençlik yıllarında Pascal okumalarıyla başlamıştı. Pascal’a göre modern dünyayı kuşatan dertlerin kaynağı, kadınların ve erkeklerin odalarında tek başlarına, sakin bir biçimde oturamamalarına kadar götürülebilirdi. Bu huzursuzluğun, eğlenceye ve oyalanmaya duydukları ihtiyacın –divertissement, genellikle “dikkat dağılması” ya da “oyalanma” diye çevrilir– nedeni, insanların kendi başlarına rahat edememeleri, yalnızken kendilerini huzurlu hissedememeleriydi. Pascal’ın buna bir çaresi vardı: Hıristiyanlık; daha doğrusu Katolikliğin püriten bir yorumu olan Jansenizm. Ne var ki Pascal’ın zamanından bu yana divertissement ihtiyacı ortadan kalkmak şöyle dursun, modanın, eğlence endüstrisinin, sosyal medyanın ve tüketim kültürünün itici gücü haline gelmiştir; üstelik Hıristiyanlıkla da kolayca yan yana var olabilmiştir.

Benjamin’in ilk kitabı Alman Trauerspiel’inin (Trajik Dramasının) Kökeni (1928), Pascal’dan derinlemesine beslenir. Benjamin’e göre Ortaçağ’ın cemaat düzeni, acıyı ve faniliği kurtuluşa giden yol üzerindeki duraklar olarak sunuyordu; erken modern dönemin Trauerspiel’i ise tamamen dünyevi varoluşun umutsuzluğuyla meşguldü. Bu oyunlar divertissement’ın örnekleriydi: şiddetli ve tumturaklı söylevlerle, teatral sahne gereçleri ve makineleriyle, kaba retorik gösterilerle damgalanmış, kolayca unutulup giden melodramlar. Ama Benjamin onları basit........

© Birikim