menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Vakıflar Kanunu: Kamunun gölgesinde kurulan iktidar alanı

28 0
16.04.2026

Toplumsal dayanışma amacıyla yapılanan vakıflar, uzun yıllardır siyasetin güç ve çıkar odakları lehine paravan olarak kullanıldığı, özellikle ideolojik etki merkezleri olarak belirleyici örgütlenme alanları haline geldi. Bugün; giderek kamusal kaynakların görünmez biçimde el değiştirdiği, denetimin zayıflatıldığı ve siyasi bağlılık ilişkilerinin kurumsallaştığı; son dönemde peş peşe ortaya çıkan türlü skandalla da özellikle çocuklar için hiç tekin olmayan kapalı yapılanmalar, bazı kurumların tarikat ve cemaatlerin elinde hesap vermeyen ve doğrudan iktidarın hizmetinde envai çeşit karanlığı temsil eder hale geldi.

Özellikle dikkat çekici olan, bu yapılar içerisinde kamu kaynağının görünmez dolaşımıyla bütçe dışı paralel bir alan yaratılması ve bu alanda da gençlik ve eğitim üzerinden ideolojik yapılaşmanın örgütlenmesidir. Yurtlar, burslar, eğitim destekleri… Bu alanlarda denetimsiz kaynak aktarımları, sosyal destek ve yardım kisvesi altında kuşaklar üzerinde etki kurmanın sistemli bir yoluna dönüşüyor.

Dernek ve vakıflara hibe ya da tahsis edilen mülkiyet de son derece sorunlu. Kent mirasının, tarihin parçası olan yapılar, değerli araziler ve kamuya ait binalar “kamu yararı” gerekçesiyle vakıflara devrediliyor. Ancak bu yararın kim için ve ne ölçüde üretildiği belirsiz. Gelinen noktada gazetemizin başarılı muhabirlerinden, araştırmacı gazeteciliğin yüz akı İsmail Arı, salt bu yapılanmalara çomak soktuğu için gazetecilik suçlamasıyla tutuklu. Vakıf adı altında kurulan yapıların aslında maddi ve manevi nasıl bir imtiyaz alanı yarattığı bu haberlerle açığa çıktı.

***

Geçmişten itibaren hatırlayalım. Deniz Feneri Derneği unutuldu gitti değil mi? Oysa yurt dışında yapılanmış cemaat ağı üzerinden yardım bağışlarıyla olağanüstü kaynak üreten büyük bir skandal günlerce gündemi meşgul etmişti. Şimdilerde gündemde olan yapılar farklı: TÜRGEV, Ensar Vakfı, TÜGVA, ÖNDER İmam Hatipliler Derneği, İlim Yayma Cemiyeti, Yunus Emre Vakfı… Liste uzun. Çocuk tecavüzleri, istismar, haksız kazanç ve fayda sağlama gibi suçlar örtbas edilirken belgelerle sabit bir haber de “halka yanıltıcı bilgi yayma” suçlamasıyla yargıya taşınarak koruma kalkanı güçlendiriliyor.

Tam da bu noktada dernek ve vakıflar konusu bugün yeni bir yönelimle yeniden gündemde. Muhalefet belediyelerinin eline geçen ve halkın faydası için kullanılan kamusal modellere el koyma girişimleri, Vakıflar Kanunu’nun bazı maddelerinde değişiklik içeren kanun teklifiyle apar topar Meclis’e taşındı. Vakıf taşınmazları ve kültür varlıklarında düzenlemeleri içeren bu kanun teklifiyle milli parklardan turizm alanlarına, kültür varlıklarından kütüphanelere ve aşevlerine uzanan bir açgözlülükle el koyma girişimlerinin önü açıldı. Böylece hem denetimi yitirilen kaynaklar geri kazanılacak hem de hizmetleriyle toplum üzerinde olumlu etkisi olan belediye faaliyetleri önlenmiş olacak. Belediyelerin başarıları gibi gelirleri de kısıtlanacak.

Şapkadan çıkarılan bu yeni “faydalı tavşan”, İstanbul’da Müze Gazhane, İstanbul Feshane, Beşiktaş ve Kadıköy İskele kütüphaneleri, Yerebatan Sarnıcı gibi yüzlerce vakıf alanını ele geçirmeyi amaçlıyordu. Mahir Polat’ın değerli kavrayışı ve birikimi ile ekibinin özverili çalışmaları sayesinde yıllarca metruk, atıl ve perişan halde bırakılmış sayısız yapı ve eser, İBB Miras ile restore edilerek dönüştürülmüş ve kamusal alanın önemli kazanımları arasında parmakla gösterilen örnek hizmet modelleri haline gelmişti. Başta dezavantajlı vatandaşlar olmak üzere çok farklı işlevlerle fark yaratan bu mekânların tümüne göz dikildi. Başta İstanbul Büyükşehir olmak üzere bütün CHP’li belediyelerin halkın yararı için hayata döndürdüğü kültür alanları şimdi yeniden yandaş vakıflara aktarılacak.

***

Son dönemde özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere yurdun her yanında CHP’li belediyeler tarafından yürütülen benzer çalışmalar yalnızca restorasyon ve tarihin kamuyla buluşmasına yönelik faaliyetler olarak görülmemeli. Bu yeni ve toplumcu bir belediyecilik anlayışı, bambaşka bir model; mülkiyetin ve kamusal faydanın yönünü değiştiren bir tercihtir.

İzmir’de de yıllar önce başarılı restorasyonla kamu yararına işlev kazandırılmış örnek proje alanlarından Elektrik Fabrikası, Egemenlik Evi, Namazgâh Hamamı, Gasilhane gibi alanların kamusal kullanım perspektifiyle ele alınması; bu alanların birer rant ya da tahsis aracı değil, kent hakkının yaşamının odağında yaşayan mekânlar olmasını sağladı.

İşte tam da bu nedenle bugün bir kez daha görmezden gelineni yeniden söylemek, anlatmak ve göstermek gerekli. Tartışma teknik değil, politiktir! Bir yanda kamu mülkünü vakıf aracılığıyla sınırlı bir çevreye devreden bir model; diğer yanda aynı mülkü doğrudan toplumun kullanımına açan bir anlayış var. El koyulan ise halka götürülen hizmettir.

Bu iki yaklaşım arasındaki fark yalnızca yönetim tarzı farkı değil. Bu fark ideolojik. Sermayenin kimin adına ve ne şekilde yönetildiğinin; çok daha geniş bir perspektiften iktidarın bu ülkeyi nasıl yönettiğinin yanıtı. Bu girişim yalnızca hukuki değişiklikler değil; mevcut yönelimin kalıcı hale getirilmesi anlamına geliyor. Bu noktada meseleye sadece “mülkiyet” olarak bakmak büyük bir yanılgı olur. Çünkü tartışmanın merkezinde taşınmaz değil, o taşınmazlarda üretilen kültür var. Halkın tercihini yok sayan, seçilmiş belediyelerin çalışmasını engelleyen açık bir siyasal müdahale var. Sınıf ve emek sömürüsüyle yoksulun, ihtiyaç sahibinin hakkını vatandaşın cebinden yandaşın rantına aktaran rejimin ta kendisini ayan beyan ortaya koyan yasa taklaları ifşa edilmeli, halka anlatılmalı.

Acı olan, bu kanun değişikliği Meclis’teyken bunun yeterince gündeme getirilememesi; oylamada ise 600 vekilden sadece 88 muhalefet vekilinin (tüm partiler) hayır oyu vermesi, yani katılımın çok düşük olması. Matematik olarak sonucu değiştirmeyecek de olsa mücadelenin bu kadar teslim edilmiş olması gerçeklerin üstünü örter, yeni ve sayısız mevzi kaybına alan açar. Özellikle de gerçekler uğruna tutsak edilenler varken mücadele her alanda alabildiğine ve kararlılıkla sürdürülmelidir.

***

Bu meselenin ele alınışında benzer bir eksiklik İzmir’de güncel Meslek Fabrikası direnişinde de karşımıza çıkıyor. Güçlü bir direniş ve karşı duruş örgütlendi. Meslek Fabrikası önünde kararlılıkla halka seslenen yetkililer ve sivil toplum örgütlerinin halkın hakkı için haklı inadı bir kırılma yarattı. Ancak burada hukuki ve teknik anlamda verilen bilgiler önemli, anlamlı ve faydalı olsa da politik bir saldırının karşısında salt hukukun gereği ve tapularla yürütülen mücadele, bir anlamda kent belleğini ve kimin neyi hedef aldığını gölgeler. Hele hukuk çoktan bir kurguysa.

Meslek Fabrikası’nın geçmişine bir bakalım. 1908 yılında un fabrikası olarak kurulan bu muazzam bina, 1914’te İzmir’in en büyük sanayi işletmeleri arasında yerini alır. 9 Eylül 1922’de İzmir’e giren Türk birlikleri bu bina önünde yoğun ateş altında kalır, büyük kayıplar verilir. Bu bina aynı zamanda İzmir’in kurtuluşunun simgelerindendir. 1926’da Atatürk’ün imzasıyla kamulaşarak belediye mülkü olsa da 12 Eylül faşizminin, gerici ideolojinin ve baskının unutulmaz zulümhanelerinden biri olmuştur. Devlet Güvenlik Mahkemesi olarak kullanıldığı dönemde kamuoyunun belleğinde acı bir yeri olan Manisalı Gençler davası başta olmak üzere sayısız işkence burada yaşandı. Yani bu yapı sadece kime ait olduğu üzerinden bir bina olarak anılamaz. İzmir’in sanayi, emek, mücadele ve dayanışma tarihinin kesişim noktası bir simge mekândır. Kamusal dönüşümü başarılı olmuş ve meslek kazandırma gibi çok önemli bir işlevle sayısız gencin yaşamını olumlu yönde etkilemekte olan bu mekânın teslimi kabul edilemeyeceği gibi neyi simgelediği de çok önemli. Soru açık ve net:

Üretim, emek, kalkınma, eğitim, istihdam mı?

Baskı, işkence, zulüm, tahakküm ve çıkar mı?

Ekmek üreten makinelerden gençlerin hayatını öğüten bir mekâna evrilen bu bina, yıllardır kamusal olarak büyük ve önemli bir dönüşümün parçasıdır. Bugün iktidarın göz diktiği de tam olarak budur.

Kamusal alan bir kez el değiştirdiğinde sadece mülkiyet değil; o alanın anlamı da değişir. Bir kütüphane, bir sanat merkezi, meslek fabrikası vakıf yapısına dönüştüğünde sadece tabelası değişmez; içeriği, erişimi ve temsil ettiği toplum da dönüşür. Mesele yalnızca ekonomik değil; asıl belirleyici olan kültürel dönüşümdür. Bugün gasp edilen mülk değil; halkın emeği ve yarınıdır.


© Birgün