Ege’den dünyaya bir barış çağrısı
Toprağa düşen üçüncü cemreyi de yanımıza alarak çıktığımız yolculukta baharın neşesi üzerimizdeydi. Bir kez daha dostlarımızla buluşmanın sabırsızlığıyla Ayvalık limanından ayrıldık; güneşin mavi Ege sularıyla küçük oyunlarını izleyerek Mytilene’ye ulaştık.
Başkanı olduğum Ege Barış ve İletişim Derneği ve Midilli’de bulunan kardeş dernek Siniparxi işbirliğinde düzenlediğimiz, Figen Gürsoy’un “Bir Mübadele Hikâyesi” başlıklı sergisi ve söyleşi programı için Midilli’deyiz. Bu seyahat barış adına türlü etkinlik, festival ve kimi zaman kültürel kimi zaman siyasi ziyaretlerle 30 yıldır sürdürülen köklü dostluğun yeni adımlarından biri.
Merkeze doğru yürürken kordon boyunca sıralanan binaların önünde bulunan demir tente ve kapalı alanların sökülmüş olduğunu fark ettim. Tarihi ve kültürel mirasın korunması amacıyla getirilen yasa uyarınca Kordon boyunda yer alan tüm işletmeler bulundukları binaların ön cephesinde tadilat yapıyor, tabelalar ve kaldırılan çirkinlikten kalan izleri de temizliyorlar. Artık gündüzleri şemsiyeler koruyacakmış konukları güneşten, geceleri de yıldızlar selam verecek anlaşılan. Ne güzel. Demek yüz yılı aşkın tanıklığıyla son yıllarda kapalı ve terk edilmiş olan hüzünlü cafe Panhellinion da ihtişamlı dekoruyla yaşama karışacak.
İzmir kordon boyunda bir kısmı bakımsızlığa ve üzerine çakılı göstermelik sarı plastiğe direnmeye çalışan güzelim dalgalı kaldırım taşlarını, palmiyeleri hunharca kuşatan demir yığınlarını, kontrolsüz tabela karmaşasını düşünerek benzer bir yenilenme hayaliyle adımlarım sıklaştığında defalarca önünden geçtiğim ama fark etmesi olanaksız olan tek katlı taş bina güzelliği ve mermer alınlığında 1800’lerden kalan Osmanlı Bankası yazısıyla göz kırpar gibiydi bana. Sana da merhaba tanıştığımıza çok sevindim diyorum içimden.
Adaya gelirken dostlarımıza göstermek üzere yanımda Cengiz Bektaş’ın Aigina, Poros, Hydra, Midilli, Sakız kitabını getirdim. Mimar ve yazar Cengiz Bektaş’ın sık sık değindiği gibi Ege’de mimarlığın dili de aslında ortak bir hafızayı taşır. 19. yüzyılda taş ustaları bir yıl Ayvalık’ta çalışır, ertesi yıl Midilli’ye geçerdi. Aynı ellerin yaptığı evler iki kıyıda da yükselirdi. Belki de bu yüzden Midilli’de yürürken insan bazen Ayvalık’ta ya da Foça’da dolaşıyormuş gibi hisseder. Ege’nin iki yakasındaki evler aynı rüzgârı ve aynı ışığı tanır. Taşın, avlunun, sokağın dili ortaktır.
Benim kitabı yanıma alış nedenim; 1996 yılında bugün bizim geliş sebebimizin öncüllerinden adaya gelen kalabalık yazar, gazeteci ve aydınlardan oluşan heyeti o gün burada aynı coşkuyla karşılayanlar arasında yer alan dönemin devrimci belediye başkanları ve sivil toplum önderlerinden bazılarının limanda bizi karşılamak üzere bekleyenler arasında olmasıydı. Küçük bir sürpriz yapmak istedim. Üstelik Cengiz hocanın kitapta yer verdiği tanıklıklar arasında hikâyesine geniş yer verdiği gazeteci Stratis Balaskas da 9 Mart günü sergi açılışımızın ardından “Bir Hafıza Yolculuğu” başlıklı söyleşide konuşmacılarımız arasında yer alıyordu.
30 yıl sonra; arada geçen zaman içinde pek çok kez olduğu gibi bir kez daha adadayız, bir kez daha kucaklaşıyoruz. Bu sıkı dostluk yıllar içinde devletlerin güç gösterilerine, çıkara dayalı düşmanlık üreten politikalara rağmen hiç sarsılmadı, hiç sınavdan geçmedi. Tersine;aşılması gereken her sınava birlikte direndi. Her defasında daha güçlü kenetlenerek, kimi kez bedel ödeme pahasına dayatmaya, tarihsel çarpıtmaya karşı durdu. Toplumsal hafızaya olanca yalınlığıyla sahip çıkarak aklın ve vicdanın tornasında çapaklarından arınmış bir öğretiyle yaraları sarmayı, nefrete, savaşa karşı durmayı görev bildi. Çünkü karşılıklı güven ve yaşamını insanlık onuruna, eşit ve kardeşçe yaşam hakkına adamış ilkeli insanların cesur yüreklerinden besleniyor, öğrenmeyi, paylaşmayı sürdürüyoruz.
Bir Mübadele Hikâyesi;
Figen Gürsoy’un minyatürlerinde iki yakadan sanatçıların mübadele öykülerine yer verdiği 14 kitap; sanatçının kendi aile öyküsünden izlerle bütünleşen çok özel bir duygu ve maharetle çok etkileyici bir aktarıma aracılık ediyor.
Minyatür sanatının ince işçiliğiyle resmedilen her sahne, mübadele yıllarında evlerini, mezarlarını, bahçelerini, dillerini ve komşuluklarını geride bırakmak zorunda kalan insanların hikâyelerini yeniden canlandırıyor. Küçük boyutlu bu resimlerde büyük bir tarih saklı. Bir sandığa sığdırılan hayatlar, bir gemi güvertesinde sıkışan umutlar, yeni bir kıyıda tutunmaya çalışan insanların direnci… Her tablo, belleğin unutmaması için açılmış bir pencere gibi.
Serginin hemen ardından gerçekleşen “Bir Mübadele Hafızası” başlıklı söyleşi de bu yüzden yalnızca akademik bir değerlendirme değil, ortak bir vicdan buluşması niteliği taşıdığı için önemli bizim için. Kent ve ekonomi politikaları üzerine çalışmalarıyla tanınan Prof. Kenan Mortan, adanın hafızasını yakından izleyen gazeteci Stratis Balaskas ve Ege kıyısındaki Gömeç’in belediye başkanı -kendisi de ada mübadili bir aileden olan- Melih Bağcı’nın katılımıyla yapılacak bu sohbet, mübadelenin yalnızca kitaplarda kalan bir tarih olmadığını; bugün hâlâ kimliğimizi, kentlerimizi ve birlikte yaşama kültürümüzü şekillendiren canlı bir toplumsal hafıza olduğunu hatırlattı. Çünkü geçmişi anlamak ve aktarmak yalnızca tarihçilere bırakılacak bir iş değil; barış içinde bir gelecek kurmak isteyen herkesin ortak sorumluluğu.
Ama bu sergi yalnızca geçmişin hüznünü anlatmak için burada değil. Tam tersine, geçmişin izleri bugünün dünyasına yöneltilmiş bir soruyu önümüze getiriyor. İnsanlar, halklar neden aynı acıları tekrar tekrar yaşamaya zorlanıyor?
Bugün İran’dan Ortadoğu’ya uzanan coğrafyada gökyüzünü delen bombalar, Gazze’de dünyanın gözleri önünde süren büyük insanlık sınavı, başka kıtalarda Venezuela’dan Küba’ya uzanan hatta halkların iradesini tehdit eden açgözlü güç politikaları bize aynı gerçeği yeniden hatırlatıyor. Savaşın dili değişse de sonucu değişmiyor. Yerinden edilen insanlar, parçalanan hayatlar ve kuşaklar boyunca süren yaralar.
Bir zamanlar Ege’nin iki yakasında yaşanan mübadele acıları da tam olarak bunu söylüyor. Sınırlar, ideolojiler ve çıkar hesaplarıyla çizilen politikaların bedelini her zaman sıradan insanlar ödüyor. Evinden koparılanlar, dilini ve hatıralarını valizlere sığdırmak zorunda kalanlar, çocuklarına yalnızca bir hikâye olarak aktarabildikleri kayıp memleketler, özlemi acıyla birleşen yitirilmiş akrabalar, komşular…
İşte bu yüzden Figen Gürsoy’un eserlerini yalnızca bir sanat çalışması olarak görmek haksızlık olur; hatta umarsızlık.
Her tablo aynı zamanda bir hatırlatma, bir uyarı ve bir çağrı. Kalplerin kimi zaman kilit altında kalan, kimi zaman yanlış bilgilerle mühürlenen köşelerine uzanan bir anahtar gibi.
Geçmişin acılarını inkâr etmek değil, onları anlamak; onları yeniden üretmek değil, onlardan öğrenmek için. Çünkü mübadele hikâyeleri bize tek bir şeyi söylüyor. Savaşın kazananı yoktur, ama barışı kuracak olanlar her zaman vardır.
Ve biz bugün Midilli’de, en yüksek sesimizle Ege Barış ve İletişim Derneği ve Siniparxi adına birlikte savaşın, faşizmin ve baskının karşısında barıştan yana sözümüzü Ege’nin yumuşak rüzgârına ve denizin serin sularına emanet ediyoruz. Önce Akdeniz’e ulaşsın oradan tüm dünyaya yayılsın diye.
Bir kez daha.
Israrla.
Yeniden.
Daima.
