Demokrasi, demokrasi!
Ülke siyaseti neredeyse her gün yeni bir deprem yaşıyor. Hafta içinde iki kilit bakanın, Adalet ve İçişleri Bakanlarının, değiştirilmesi, denilebilir ki, siyaseti yeni bir düzleme götürdü. Aynı günlerde Uluslararası Saydamlık Örgütü, Türkiye’nin yolsuzlukta “bir yılda” 17 basamak geriye düştüğünü açıklayan 2025 Raporunu yayımladı. Diğer birçok olumsuzluk gibi yolsuzluklar da siyasetin yapısından kaynaklanıyor.
Seçim sürecinde, ülke yönetiminin “tamamıyla tarafsız” olması gerekir. Hangi partiyi iktidara getireceğine seçmen karar verecektir; bu nedenle seçim öncesi irili-ufaklı tüm partiler eşittir. Bu temel demokrasi ilkesini güvence altına almak, seçime giren tüm partilerin kamu olanaklarından, tam anlamıyla “eşit” yararlanmalarını sağlamak amacıyla özgürlükçü 1961 Anayasası (m.114) seçimlerden önce, Adalet, İçişleri ve Ulaştırma Bakanlarının istifa etmelerini ve yerlerini tarafsız kişilerin atanmasını düzenlemekteydi.
Bu düzenleme 15 Nisan 2017 Anayasa değişikliğiyle kaldırıldı. O tarihten sonra yapılan tüm seçimlerde sandığın en önemli güvencesi olan seçim sürecinde iktidar muhalefetin eşitliği ilkesi, “mühürsüz oyların” bile geçerli sayıldığı oylamalara uzanacak biçimde bir yana bırakıldı.
Ülke gelecek seçimlere büyük bir olasılıkla, bu hafta içinde göreve gelen iki bakan ile gidecektir. Her iki bakanın ne kadar iktidar yanlısı olduğu biliniyor. İçişleri Bakanı Siyasal İslâmcılığıyla tanınıyor. Adalet Bakanı, Anayasa Mahkemesi AMY “kararlarını tanımaz” ve AKP’li belediyelere hiç dokunmazken, başta İstanbul olmak üzere CHP’li belediyelere yönelik suçlamalarıyla ünlü. Muhalefet milletvekillerinin bu iki bakanın yemin etmelerini engelleme ve iktidar milletvekillerinin onları koruma girişimleri de siyasetin durumundan doğan bir “sonuçtur”.
Ancak, bu Meclis olayını AKP sözcüsünün “demokrasimize saldırı” olarak görmesi; dahası Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın olay üzerine CHP’yi “zorbalık” yapmakla suçlaması; giderek “faşizan” sayması ve “bu gidişi engellemeye gücünüz yetmez” söylemi, ülke siyasetinin bundan sonrasının da ipuçlarını veriyor.
Birkaç kez yazdığım bir gerçeği tekrar yazayım; “katılımcı demokrasi” ya da milletvekili adaylarının önseçimle saptanması olmadan, anlamı, “halkın, halk tarafından ve halk için yönetimi” olan demokrasi olmaz.
Gelinen noktada milletvekilliğinin en belirleyici özelliği, “genel başkanın “ilk çemberinde yer alma” yarışıdır. Milletvekilleri bu gerçeği kanıtlarcasına kimi zaman açıkça “seçmenimi görmeye gidiyorum” der. Atanan iki bakanının yemini sırasında özellikle iktidar milletvekillerinin, topluca, bakanları “korumacı” tutumu da aslında bu gerçeğin dışavurumudur.
Aday saptamada tam yetkili olması gerektiğini iyice unutan toplum da ne yazık ki “siyaset budur” yanlışını yaşıyor.
Siyasetin çok uzun yıllardır sorun saymadığı, ancak, ekonomisi ve ahlâkıyla toplumu kemiren bir ağır hastalık da yolsuzluklardır. Her yıl ülkelerin “kamu yönetimlerindeki” yolsuzluğu bilimsel yöntemlerle ölçen Uluslararası Saydamlık Örgütü geçen hafta 2025 yılı sonuçlarını açıkladı. Türkiye, yalnızca 2024’ten 2025’e, uluslararası sıralamada 17 basamak, evet, yazıyla da “on yedi basamak”, geriye, 107.likten 124.liğe inmiş ya da düşmüş; Afrika ülkesi Cibuti’nin hemen önünde yer alıyor. Yolsuzluğun en az olduğu ülkeler katılımcı demokrasinin yerleşik olduğu Kuzey Avrupa ülkeleridir. Uluslararası örgüt, ülkemizle ilgili yorumunda yolsuzluğun geçtiğimiz 10-15 yılda hızla arttığı “siyasi ve idari yapılanmalara nüfuzu nedeniyle “derin ve kalıcı” olduğu sonucuna varıyor.
Açıklanmasından sonra dört gün geçmesine karşın bu ülkenin iktidarı, “toplumsal sağlıksızlığın” çok ayaklı bir göstergesi olan konuda bir açıklama yapma gereği duymadı. Anımsayalım, 24 yıl önce, ünlü 3Y’yi, ya da yoksulluğu, yolsuzluğu ve yasakları sona erdireceği sözünü vererek halktan oy alan iktidarın, hukukun üstünlüğü; basın-yayın ve ifade özgürlüğü; üniversitelerin yeri başta olmak üzere, uluslararası karşılaştırmalarda Türkiye’nin giderek gerilemesi, örneğin hukukta 118. Sıraya düşmesi karşısındaki duyarsızlığı biliniyor. Ya üniversite? Beş yıldır rektör tartışmalarıyla çalışamaz kılınan Boğaziçi’nde Cumhurbaşkanı yeni öğrenci yurtlarının açılışını yaparken üniversiteye öğrenci alınmıyor!
Son siyasal gelişmeler üzerine gazetemiz BirGün, Perşembe günü “Bu yolun sonu Taliban rejimi” sonucuna varıyordu. Uyarı doğru olmakla birlikte Cumhuriyet ile taçlanan ulusal bağımsızlık, egemenlik ve çağdaşlaşma birikimi, eninde sonunda, ülkeyi demokrasinin aydınlık yarınlarına taşıyacaktır. Görev, bu bilinci yükseltmektir!
13 Şubat ülkenin demokrasi tarihinin çok önemli bir günü; 13 Şubat 1961’de Türkiye İşçi Partisi-TİP; 1967’de de Devrimci İşçi Sendikaları-DİSK kuruldu.
