menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sirât Köprüsünde acının demokratikleşmesi

37 0
14.03.2026

Sirât, metaforların üzerine kurulu bir film. Filmin ismi bile başlı başına güçlü bir imada. Güney Fas’ın Atlas Dağları ile Sahra arasındaki çöllerinde geçen hikâyede, kayıp kızını arayan bir baba, küçük oğlu Esteban ve aile köpeği Pippa ile birlikte, rave partileri ve çölün mutlak sessizliği arasında savrulan bir grupla yol alır. Óliver Laxe’in yönettiği, yapımcıları arasında Pedro Almodóvar’ın da bulunduğu uluslararası Oscar adayı Sirât, yüzeyde bir arayış hikâyesi gibi görünse de, çok daha derin yerlere açılıyor. Kefaret, kayıp ve insanın kendi iç çölünden geçmek zorunda kalışı gibi.

MÜZİĞİN NARKOTİK PARADOKSU

Bunu teoriden değil, deneyimden biliyorum; 2000’lerin başında İspanya’da şehir şehir dolaşan ravecilerin kurduğu bir free-party’de sabaha kadar dans eden kalabalığın içindeydim. Müziğin insanın acı duyusunu gerçekten askıya alabildiğini ilk kez orada hissettim. O yıllarda özellikle Katalonya ve kuzey İspanya hattında kamyonlarla dolaşan sound system’lar vardı. Terk edilmiş fabrikalar, boş araziler, dağ yolları…Rave’de müzik bir süre sonra dinlenen bir şey olmaktan çıkar. Kalabalığın sinir sistemini ele geçirir. Aynı 4/4 ritim döndükçe yüzlerce insanın bedeni aynı nabza bağlanır. O anda kalabalık artık kalabalık değildir; tek bir titreşen organizma gibidir. Kişisel acı da tam orada geri çekilir. Çünkü “ben” duygusu, kalabalığın yarattığı geçici “biz” içinde erir. 150 BPM’i geçen kick kulağa değil, doğrudan göğüs kafesine çarpar. Bu, acının ortadan kalkması değil; kısa süreliğine askıya alınmasıdır. Ama rave’in trajedisi de tam burada başlar. O yoğun birlik ve sevgi hali dans pistinin dışında var olamaz. Gerçek dünyanın ritmi çok daha serttir. Bu yüzden bir sonraki hafta sonu beklenir. Bir sonraki parti. Bir sonraki drop. Çünkü acıyı susturmanın en hızlı yolu yine müziktir. Rave hâlâ var. Ama artık eskisi kadar yeraltında değil.

TRAJEDİ O KADAR BÜYÜK Kİ

Sirât’ta çöl, rave kültürü, elektronik müzik, savaş tehdidi, uyuşturucu, aşırı şiddet ve rastlantısallık aynı ince çizgide birleşiyor. Hepsi, düşmemek için yürünmesi gereken o dar patikanın alegorisine dönüşüyor. Çöl yolculuğu hayatın belirsizliğini, kaderin kırılgan dengesini ve modern dünyanın çöküşünü taşırken; rave ve techno bunun karşı kutbunda duruyor: geçici bir kaçış, kısa süreli bir cennet, ölümden önceki son dans. Filmin büyük trajedisinden sonra gelen o sahne ise bu alegorinin doruk noktası. Uzak çekimde konvoyun karanlıkta yavaşça dağdan geri inişi, geri dönüşsüz bir yenilginin görüntüsüne dönüşüyor. Artık yukarı çıkmak, ilerlemek, rave’in sahte cennetine ulaşmak mümkün değilcesine. Trajediler o kadar büyük ve o kadar iç içe geçmiştir ki acı ayrıştırılamaz hale geliyor. Karakterlerin karşılaştığı şey yer yer her ne kadar gerçek savaş kalıntıları olsa da film bunu yalnızca fiziksel bir tehlike olarak kurmuyor. Çöl, modern dünyanın üst üste binmiş krizlerinin bir izdüşümüne dönüşüyor: savaşlar, mülteci akınları, iklim çöküşü ve giderek daralan bir insanlık ufku. Kaçacak yer kalmamış bir dünyanın metaforu bu. Çölün ortasında yankılanan rave ritimleri ise bu kaçışsızlığın nihilist cevabı gibi, dans ederek ölmek… ama yine de ölmek.

FİNALDE TREN TEPESİNDEKİ KALABALIK

Sirât’ın bazı eleştirmenler tarafından yanlış değerlendirilmesi üzücü. Özellikle Peter Bradshaw, filmi klasik dramatik beklentilerle ölçmüş; karakterler birbirinden bir şey öğrenecek, çatışmalar çözülecek, hikâye anlam üretecek. Bu çerçevede filmi “boşa giden bir yolculuk” olarak görmüş. Oysa Sirât tam bu beklentiyi kırmak için kurulmuş. Finalde tren tepesindeki kalabalığın içinde ana karakterler dağılmış halde görünür. Kamera artık onları ayrıcalıklı kahramanlar olarak çerçevelemez; kalabalığın içinde eritir. Ve tam da burada film bize basit ama sarsıcı bir şeyi hatırlatır: o trenin tepesindeki her insan, bildiğimiz karakterler kadar ağır acılar ve trajediler taşımaktadır. Onların kayıpları, korkuları, yarım kalmış hayatları vardır; sadece biz o hikâyeleri duymayız. Final sahnesi yalnızca bir yolculuk görüntüsü değil; perspektif düzeltmesidir. Acı hiyerarşik değildir. Kahramanların acısı ne kadar gerçekse, kalabalığınki de o kadar gerçektir. Bunu görebilenler için film, bireysel dramdan kolektif bir insanlık hikâyesine dönüşür. Kaçıranlar ise yalnızca bir yolculuk sahnesi görmüş olur. Bu bir kültürel diyalog filmi değil; insanlar trajedinin içinde birbirine temas etmeden yan yana sürüklenir. Ana akım anlatıda kriz, farkındalık ve dönüşüm olur; Laxe zinciri kırıyor. Travma yaşanır, ama anlam üretmez. Hayatın çoğu zaman yaptığı gibi.

TRAVMANIN HAYALİ YANKISI

Köpek Pippa’nın varlığı ve Óliver Laxe’in onu filmin sonuna kadar adeta gözü gibi koruması, bana kalırsa filmin en insani ve en kırılgan damarı. Pippa, grubun geriye kalan saflığının, masumiyetinin ve koşulsuz sevginin sembolü gibi duruyor. Büyük trajediden sonra kamera babanın çöküşüne ve rave grubun ritmine odaklanırken, görsek de biliyoruz ki köpek artık fiziksel olarak kadrajda yoktur. Ama travmanın hayali yankısı hâlâ oradadır. İzleyici zihni, kaybı hemen kabul etmez; yas sürecinde yokluk o kadar ağır basar ki, varlık bir süre daha hayalet gibi sürer. Pippa’nın önceki sahneleri, LSD krizi, hastalık ve iyileşme zaten bellekte o kadar güçlü yer etmiştir ki, trajedinen sonraki sahnelerde kamera yalnızlığa ve rave ritmine odaklansa bile köpeğin duygusal izi silinmez. Final tren sahnesinde ise tamamen yok olur. Kalabalık içinde erime, bireysel kayıpların kolektif acıya karışmasını görürüz. Cannes’da Jüri Ödülü alan ve Oscar’da İspanya’nın uluslararası film adayı olarak gösterilen Sirât, ödülü hak ediyor; umarım bu takdir, filmle özdeşleşen derin trajediyi ve metaforik gücü de görünür kılar.


© Birgün