Sirât Köprüsünde acının demokratikleşmesi
Sirât, metaforların üzerine kurulu bir film. Filmin ismi bile başlı başına güçlü bir imada. Güney Fas’ın Atlas Dağları ile Sahra arasındaki çöllerinde geçen hikâyede, kayıp kızını arayan bir baba, küçük oğlu Esteban ve aile köpeği Pippa ile birlikte, rave partileri ve çölün mutlak sessizliği arasında savrulan bir grupla yol alır. Óliver Laxe’in yönettiği, yapımcıları arasında Pedro Almodóvar’ın da bulunduğu uluslararası Oscar adayı Sirât, yüzeyde bir arayış hikâyesi gibi görünse de, çok daha derin yerlere açılıyor. Kefaret, kayıp ve insanın kendi iç çölünden geçmek zorunda kalışı gibi.
MÜZİĞİN NARKOTİK PARADOKSU
Bunu teoriden değil, deneyimden biliyorum; 2000’lerin başında İspanya’da şehir şehir dolaşan ravecilerin kurduğu bir free-party’de sabaha kadar dans eden kalabalığın içindeydim. Müziğin insanın acı duyusunu gerçekten askıya alabildiğini ilk kez orada hissettim. O yıllarda özellikle Katalonya ve kuzey İspanya hattında kamyonlarla dolaşan sound system’lar vardı. Terk edilmiş fabrikalar, boş araziler, dağ yolları…Rave’de müzik bir süre sonra dinlenen bir şey olmaktan çıkar. Kalabalığın sinir sistemini ele geçirir. Aynı 4/4 ritim döndükçe yüzlerce insanın bedeni aynı nabza bağlanır. O anda kalabalık artık kalabalık değildir; tek bir titreşen organizma gibidir. Kişisel acı da tam orada geri çekilir. Çünkü “ben” duygusu, kalabalığın yarattığı geçici “biz” içinde erir. 150 BPM’i geçen kick kulağa değil, doğrudan göğüs kafesine çarpar. Bu, acının ortadan kalkması değil; kısa süreliğine askıya alınmasıdır. Ama rave’in trajedisi de tam burada başlar. O yoğun birlik ve sevgi hali dans pistinin dışında var olamaz. Gerçek dünyanın ritmi çok daha serttir. Bu yüzden bir sonraki hafta sonu beklenir. Bir sonraki parti. Bir sonraki drop. Çünkü acıyı susturmanın en hızlı yolu yine müziktir. Rave hâlâ var. Ama artık eskisi kadar yeraltında değil.
TRAJEDİ O KADAR........
